Roma İmparatorluğu Doğu Karadeniz bölgesinde uzun yıllar egemenliğini sürdürdü. Roma bu süre boyunca yörenin yerli halkına asimilasyon uyguladı.
2500 yıl önce Trabzon, Sürmene, Araklı Karadere Vadisinde Yunan kolonileri yeni oluşturuluyordu. Trabzon civarındaki limanlardan köle ticareti yapılıyordu. Buranın yerli halkından gençleri götürüp köle pazarlarında satmak için veya kendilerine asker yapmak için kaçırıyorlardı. Bir taraftan da Romalılar yöre halkına Hristiyanlığı yaymaya çalışıyordu. Bu toplumların dilini değiştirip asimile etmeye çalışıyorlardı. Din sayesinde bölgeye ilk kez medeniyet gittiği için, okuma, yazma öğrendiler. Böylece buranın eski yerli halkı kendi dillerini konuşmaktan vazgeçtiler.
Roma imparatorluğu çok geniş bir coğrafyada, o zamanlar bilinen dünyanın, çoğunluğunda bunu gerçekleştirmiştir. Hristiyanlığın başlangıcı ile başlayan tarih boyunca bunu sürdürdüler. Yüz yıllar sonra Osmanlı döneminde de, bölgemizde islamiyetin yayılması benzer şekilde oluşmuştur.
Peki Yunan Ordusu Doğu Karadeniz’e nasıl geldi? 2500 yıl önce Yunan ordusu Pers kralının ordusuyla savaşmak için bugünkü İran topraklarına saldırır. Yunanlılar bu savaşta ağır bir yenilgi alır. Pers kralını öldürdükleri için pers ordusu kalan Yunanlıların peşine düşer. Yakalanmamak için yollarını değiştirip kendilerini Doğu Karadeniz sahillerine atarlar. Aslında gittiklerine pişman olurlar. 10 bin kişilik ordularında hayat kadınları, köleler ve hayvanlar bulunuyordu. Bunca insanın yaşaması için yemek veya ganimete ihtiyaçları vardı. Paralı askerlerden oluşan bu ordu savaşı kaybettiği için, yol boyunca karşılarına çıkan toplumların erzaklarını veya tüm varlıklarını çalarak Yunanistan’a gitme amacındadırlar.
Trabzon’a düşünce, yerli halkı soyup soğana çevirmeye çalışırlar. Doğu Karadeniz tarım devriminin yapılamadığı bölgelerdendir. Yerli halk avcı bir toplumdur. Daha sonraları tarım yapmayı da öğrenmişlerdir. Avcılıkla geçinen bu toplum, oldukça savaşçı bir toplumdu. Savaşçıların bir ellerinde kılıç, diğer ellerinde kalkan, ganimetlerini ise eteklerinde taşıyorlardı. O günkü yerli halk kendi dilini kullanıyordu. Halk Yunanlılarla tercüman aracılığıyla anlaşıyordu. Sonunda kendilerine saldıran Yunan ordusunu doğduklarına pişman ederek yenerler. Yunanlıların saldırdıkları halk yörenin en savaşçı halkıydı. Karınlarının altına kadar inen keten zırhlara sahiptiler. Bacak zırhları ve miğferleri vardı. Bellerinde kılıçlarıyla yakaladıkları düşmanlarının kafalarını kesip, şarkı söyleyip dans ederek götürüyorlardı. Uzunca bir mızrak taşıyorlardı. Kendi köylerini kapatıp, Yunanlılar geçince savaşmak için peşlerine düşüyorlardı. Erzaklarını depoladıkları köylerinde oturuyorlardı. Yunanlılar onca saldırılarına rağmen hiçbir şey ele geçiremediler. Hayvanlarına vermek için yem bile bulamadılar. Bu yerli halk çocuklarını kendilerine köle etmeye çalışanlara iyi bir ders vermiş oldular.
Bu dağlarda yaşayan halk; kadim zamanlardan beri, herhangi bir hükümdara bağlı olmayan bağımsız bir halk olarak yaşamışlardır. Vahşice bir yaşam biçimi sürdürerek, ağaçlara, kuşlara ve çeşitli mahlûklara tanrıları gibi hürmet ederler ve onlara taparlar. Ömürlerinin tamamını gökyüzüne doğru uzanan ve ormanlarla kaplı olan bu dağlarda yaşayarak geçirirler, ama hayatlarını, ziraat ile değil, haydutlukla ve eşkıyalıkla kazanırlar. Zira, toprağı işleme konusunda usta değillerdir ve memleketleri, sarp dağların en az olduğu yerlerde bile oldukça engebelidir. Bu yaylalar, engebeli olmanın ötesinde, son derece taşlık, işlenmesi zor ve hiç bir mahsule uygun olmayan bir toprak yapısına sahiptir. Onlar tarım yapacak olsalar bile, ürün yetiştirmek için yeterli toprak bulamazlar.
Burada, ne araziyi sulamak, ne de tahıl yetiştirmek mümkün değildir; çünkü bu bölgede düz bir arazi bulunmaz ve hatta buralarda ağaç yetiştiği halde, bunlar meyve vermeyen ağaçlardır. Zira bu bölge; bitmek bilmeyen kışın etkisiyle, uzun süre kar altında kaldığından, ilkbaharın başlangıç dönemi son derece belirsiz ve düzensizdir. Bu nedenlerden dolayı bu halk eski çağlarda bağımsız bir yaşam sürmüştür, ama imparator Justinianus’un saltanatı sırasında, Bir Roma ordusu tarafından bozguna uğratıldılar ve hepsi kısa sürede mücadeleden vazgeçerek boyun eğdiler. Böylece, tehlikeli bir özgürlüğün yerine, sıkıntısı daha az olan esareti tercih etmiş oldular. Ve onlar hemen Tanrı’ya itaat ederek, Hristiyanlığı kabul ettiler. Böylece, her tür haydutluktan vazgeçerek yaşam biçimlerini huzurlu bir yola sokmuş oldular ve daha sonra düşmana karşı sefere çıkıldığında, her zaman Romalılar’ın yanında yer aldılar.”
Hristiyan olan bu halk medeniyetle tanışıp, köylerinden çıkarak başka yerlere gittiler. Paralı asker olup, çok uzaklara giderek para kazandılar. Okuma yazmayı öğrendiler. Asimile olarak Romalıların dilini ve dinini benimsediler. Rumca konuşmaya başladılar. Rum: Roma imparatorluğu zamanında Hristiyanlığı kabul eden Anadolu halkına denir. Rumlar genetik olarak bir aileye mensup değildir. Roma imparatorluğunun nimetlerinden yararlanmak için, onların dinini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Zorlu koşullarından dolayı o dönemler Trabzon hiçbir zaman göç almamıştır. Yani hiçbir Yunanlı gelip buraya yerleşmemiştir. Bu nedenle yöre halkı 2000 yıl önceki genetikleri taşımaktadır. Yunanlılar sadece şehir merkezlerine gelip koloni kurmuştur. Şehir merkezlerindeki krallıkları sayesinde köylere hükmetmişlerdir. Halkı asimile etmiş olmalarına rağmen, hiçbir Yunan memleketlerindeki rahat hayatı bırakıp bu zor coğrafyaya gelip yerleşmemiştir. Buranın yerli halkı bir Kafkas halkıdır. Deniz anlamına gelen, Pontus ismiyle yıllarca bölgede var olmuşlardır. Ö dönemde Karadeniz kadını ailede önemli bir yere sahiptir. Bu önem altın post efsanesine de yansımıştır. Yerli kadınlarımız Amazon kadınlar efsanesinde de geçmektedir. Pontus cevizi diye, o zamanlar bölgemizden diğer ülkelere satılan ürün ise fındıktır.
Türklerin bölgeyle ilişkileri Malazgirt zaferi sonrası başlamıştır.1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılan yöremizde, hızlı bir şekilde Türk ve İslamlaşma başlamıştır. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden getirilen Türkler Doğu Karadeniz’e yerleştirildi. İlk gelen Türkler, Yunanlılar gibi bölge insanı ile çatışma halinde oldu. Gelenlerin birçoğu ise burada barınamayınca geriye döndüler.1864 yılında Osmanlı Kırımı kaybedince, göç ile bölge nüfusu Türkler lehine çoğaldı. Önceleri gelenler sayesinde bölgede ekonomik alanda bir rahatlama olsa bile, bu nüfusu kaldıramayan bölgemizde salgın hastalıklar başlar. Şehir merkezlerinde olanlar dağlara, köylere ve yaylalara kaçar. Doğu Karadeniz tarihinde ilk kez bu şekilde bir göç yaşanmıştır. Bu tarihten sonra tüm bölgede Türk yoğunluğu Rumlardan daha fazla olmuştur. Kurtuluş savaşından sonra, Cumhuriyet döneminde yörede bulunan Rum, Ermeni ve Hristiyanlar, nüfus mübadelesiyle Türklerle değiştirildi. Osmanlı dönemi ve sonrası bölge nüfusu tamamen Türk olmuştur. Rumların ve Ermenilerden müslümanlaşarak Türk olanlarda olmuştur.


















