Doğu Karadeniz yayla kültürü, yalnızca yüksek dağlarda sürdürülen bir yaşam biçimi değil; doğayla mücadele ederek var olmuş köklü bir medeniyetin izidir. Karadeniz insanı, yüzyıllardır sarp dağların, sisli vadilerin ve gür akan derelerin arasında yaşamayı öğrenmiş; doğanın sert koşullarını emeğiyle, sabrıyla ve dayanışmasıyla aşmıştır.
Bahar aylarının sonlarına doğru başlayan yayla göçleri, bölgenin en önemli geleneklerinden biridir. Köylerde geçen uzun kışın ardından aileler, hayvanlarıyla birlikte yüksek rakımlı yaylalara çıkar. Mayıs ve Haziran aylarında başlayan bu yolculuk; sadece bir göç değil, aynı zamanda doğayla yeniden buluşmanın da simgesidir. Yaz boyunca serin yaylalarda kalan insanlar, hayvanlarını otlatır, süt ürünleri üretir ve kış hazırlıklarını yapar.
Yayla yaşamının en dikkat çekici yönlerinden biri de geleneksel mimaridir. Taş temeller üzerine kurulan ahşap yayla evleri, sert iklim koşullarına uygun şekilde inşa edilmiştir. Bölgenin simgesi haline gelen “serender”ler ise mısırın, peynirin ve yiyeceklerin nemden korunarak saklandığı özel yapılardır. Sisler arasında yükselen bu ahşap yapılar, Karadeniz’in hafızasını taşır.
Bugün modern yaşamın etkileri yayla kültürünü değiştirse de; Doğu Karadeniz yaylaları hâlâ tulum seslerinin yankılandığı, sislerin ahşap evlere dokunduğu ve insanların doğayla iç içe yaşamaya devam ettiği eşsiz coğrafyalar olmaya devam ediyor.

















