Mısır Püskülü ve İlk Yalan:

Ömer ve Ali, çocukluk merakıyla büyükleri taklit etmeye başlar; önce sigara, sonra mısır püsküllerinden yaptıkları sahte sigaralarla “büyümüş” gibi hissetmeye çalışırlar. Ancak bu oyunlar, masumiyetin yavaş yavaş yerini bilinçsiz denemelere bıraktığını ve çocukluğun değişmeye başladığını gösterir.

TURİZM - 22-03-2026 18:36 634 kez okundu.

Mısır Püskülü ve İlk Yalan:
Advert

Trabzon’un dağlarla çevrili bir köyünde dünyaya gelen Ömer, hayatı önce doğanın diliyle öğrenir. Rüzgârın sesi, derenin coşkusu ve toprağın kokusu onun ilk öğretmenleri olur. Yoksul ama kalabalık bir aile içinde büyüyen Ömer’in dünyası, küçük bir ahşap evden başlayarak zamanla avluya, tarlalara ve köyün dar sınırlarına doğru genişler.
Bu sade ve doğal yaşamın içinde Ömer’in en büyük mutluluğu, komşu kızı ile kurduğu dostluktur. İkisi de henüz hayatın kurallarını bilmeden, oyunların diliyle anlaşır; taşlardan evler kurar, toprağı paylaşır ve çocukluğun saf dünyasında birlikte büyürler. Ancak iki aile arasında geçmişten gelen bir kırgınlık vardır. Bu kırgınlık, konuşulmayan ama hissedilen bir sessizlik olarak hayatlarını çevreler.
Çocuklar bu sessizliğin anlamını bilmezken, bir gün Alinin babasının öfkeyle ortaya çıkması her şeyi değiştirir. Kızını sert bir şekilde Ömer’den uzaklaştırması, iki çocuk arasındaki bağı koparır. Bu olay, Ömer’in hayatındaki ilk büyük kırılma olur. O ana kadar sadece doğanın huzurunu ve çocukluğun saflığını tanıyan Ömer, ilk kez korku, ayrılık ve insanların içindeki sert gerçeklerle yüzleşir.
Ömer’in gözünden çocukluğun masumiyetini, doğayla kurulan derin bağı ve büyüklerin dünyasındaki kırgınlıkların çocukların hayatına nasıl yansıdığını anlatır. “Sessiz duvarlar”, sadece iki ev arasındaki mesafeyi değil; konuşulmayan duyguları, bastırılmış öfkeyi ve görünmeyen sınırları simgeler.
Ömer artık konuşmayı öğrenmiş, dünyayı sadece hissetmekle kalmayıp anlamlandırmaya da başlamıştı. Çevresinde olup bitenler, eskisi gibi sessiz birer görüntü değil; yavaş yavaş anlam kazanan gerçeklerdi. Komşu çocuklarıyla daha fazla vakit geçiriyor, onların oyunlarına katılıyor, sevinçlerini ve korkularını paylaşmayı öğreniyordu.
Ama bu paylaşımlar her zaman neşeyle dolu değildi. Bazen oyunların ortasında bir telaş başlar, çocuklar bir anda dağılıp sağa sola saklanırdı. Ayak sesleri yaklaştığında yüzlerdeki gülüşler silinir, yerini korkuya bırakırdı. Ömer, onların neden saklandığını ilk başta tam anlayamazdı; ama zamanla bunun babalarından duydukları korkudan kaynaklandığını fark etti.
Bir gün yine böyle bir an yaşandı. Komşu çocukları apar topar bir köşeye gizlenmiş, nefeslerini tutarak bekliyordu. Kısa bir süre sonra sert bir ses duyuldu. Bir baba, çocuklarını arıyordu. Sesi hem öfkeli hem de sabırsızdı. Ömer’e dönüp “Gördün mü benimkileri?” diye sorduğunda, küçük kalbi hızla çarpmaya başladı.
Aslında görmüştü.
Nerede saklandıklarını da biliyordu.
Ama o an, içinden başka bir ses yükseldi. Arkadaşlarının korkusu, kendi korkusuna karıştı. Dudaklarından yavaşça şu söz döküldü:
“Görmedim.”
Bu, Ömer’in hayatındaki ilk bilinçli yalanıydı. Ama bu yalan, kötülükten değil; koruma içgüdüsünden doğmuştu. Belki de ilk kez, doğru ile merhamet arasında kalmıştı.
O gün Ömer, hayatın sadece doğanın seslerinden ibaret olmadığını bir kez daha anladı. İnsanların dünyasında korku da vardı, saklanmak da… ve bazen, küçük bir yalanın bile büyük bir anlamı olabiliyordu.
Ömer büyüdükçe, çocukluk dünyası yalnızca masum oyunlardan ibaret olmamaya başlamıştı. Artık komşu çocuğu Ali ile daha sık vakit geçiriyor, onun kurduğu oyunlara katılıyor, hatta çoğu zaman onun peşinden gidiyordu. Ali, hareketli, kurnaz ve biraz da yaramaz bir çocuktu. Oyunları daha heyecanlı, fikirleri daha cesurdu; bu da Ömer’i kendine çekiyordu.
Başlarda her şey eğlenceli görünüyordu. Koşmalar, saklanmalar, küçük yaramazlıklar… Ama zamanla Ömer, bu oyunların içinde kendine ait olmayan bir rolün içine sürüklendiğini fark etti. Ali ne zaman bir yaramazlık yapsa, işin içinden sıyrılmanın yolunu buluyor; suçu çoğu zaman Ömer’in üzerine bırakıyordu.
Bir kırılan eşya, izinsiz girilen bir yer ya da yapılan küçük bir zarar… Büyükler durumu fark ettiğinde gözler çoğu zaman Ömer’e çevriliyordu. Ali sessiz kalıyor, hatta bazen öyle ustaca davranıyordu ki kimse ondan şüphelenmiyordu.
Ömer ise çoğu zaman kendini savunamıyordu. İçinde bir şeylerin yanlış olduğunu biliyor ama bunu dile getirmeye cesaret edemiyordu. Belki arkadaşını kaybetmekten korkuyor, belki de hâlâ dostluğun her şeyden önce geldiğine inanıyordu. Bu yüzden susmayı seçiyordu.
Bazen eve döndüğünde annesinin sert bakışlarıyla karşılaşıyor, hiç yapmadığı şeyler yüzünden azar işitiyordu. O anlarda içi sıkışıyor, boğazına düğümlenen kelimeler dışarı çıkamıyordu. Haksızlığa uğradığını hissediyor ama bunu anlatacak gücü kendinde bulamıyordu.
İşte o günlerde Ömer, çocukluğun bir başka gerçeğiyle tanıştı: Her arkadaşlık eşit değildi. Güven, her zaman karşılık bulmazdı. Ve bazen, en yakınında duran kişi bile seni zor durumda bırakabilirdi.
Bu deneyimler, onun iç dünyasında sessiz izler bırakıyordu. Ömer artık yalnızca doğayı değil, insanları da öğreniyordu, hem de en zor tarafından.
Ömer’in çocukluğu, her geçen gün biraz daha masumiyetin sınırlarından uzaklaşıyordu. Artık Ali ile birlikte fındık bahçelerinde koşturuyor, çelik-çomak oynayarak saatlerin nasıl geçtiğini fark etmiyorlardı. Doğanın içinde geçen bu oyunlar, onlara hem özgürlük hem de büyüdüklerine dair küçük bir his veriyordu.
Bir gün, Ali’nin babası onları bakkala gönderdi. Ellerine tutuşturulan parayla sigara almaları istendi. Bu, onlar için sıradan bir iş gibi görünse de aslında meraklarını tetikleyen bir durumdu. Büyüklerin yaptığı şeyler, çocuk gözünde her zaman biraz gizemliydi.
Sigaraları alıp geri dönerken, Ali’nin aklına bir fikir geldi. Paketten birkaç tane ayırıp sakladılar. Fındık bahçesinin kuytu bir köşesine geçtiler. Etraf sessizdi; sadece yaprakların hışırtısı ve uzaktan gelen dere sesi duyuluyordu.
Ali, büyükleri taklit eder gibi sigarayı dudaklarına götürdü. Ömer de onu izledi, sonra aynı şeyi yaptı. İlk nefeste boğazları yandı, öksürükleri bahçede yankılandı. Gözleri sulandı ama yine de gülüştüler. O an, kendilerini büyümüş gibi hissettiler.
Ama bu his kısa sürdü. İçlerinde tarif edemedikleri bir huzursuzluk vardı. Yaptıkları şeyin doğru olmadığını biliyorlardı, ama bunu tam olarak ifade edemiyorlardı. Sanki oyunla gerçeklik arasındaki çizgi bir kez daha bulanıklaşmıştı.
O gün Ömer, büyümenin sadece oyun oynamak ya da büyükleri taklit etmek olmadığını, bazı davranışların sorumluluk ve bilinç gerektirdiğini hissetmeye başladı. Çocukluk, fark etmeden yerini daha karmaşık bir dünyaya bırakıyordu.
Yaz ayları geldiğinde, fındık bahçelerinin yanı sıra mısır tarlaları da onların oyun alanına dönüşmüştü. Güneşin altında kuruyan mısırların püskülleri, rüzgârla savrulurken Ömer ile Ali’nin dikkatini çekiyordu. Daha önce sigarayı taklit etmeye çalışan iki çocuk için bu, yeni bir “oyun” fikri oldu.
Kurumuş püskülleri toplayıp kâğıda sardılar. Büyüklerden gördüklerini hatırlayarak, onları sigara gibi tutup yakmaya çalıştılar. Dumanı içlerine çeker gibi yapıyor, sonra öksürerek gülüşüyorlardı. Bu, onların gözünde hem eğlenceli hem de “büyümüş” gibi hissettiren bir uğraştı.
Ama bu masum görünen taklit, aslında içten içe bir şeylerin değiştiğini gösteriyordu. Artık oyunları sadece taşla, toprakla kurulmuyor; büyüklerin davranışları da onların dünyasına sızıyordu. Ne yaptıklarının tam farkında değillerdi, ama sınırları zorlamaya başlamışlardı.
Ömer için bu anlar, çocukluk ile büyümek arasındaki ince çizgide atılan küçük ama önemli adımlardı. Her deneme, her taklit, onu biraz daha farklı bir dünyaya yaklaştırıyordu. Ancak içindeki o eski saf hisler hâlâ tamamen kaybolmamıştı; sadece yerini, merak ve bilinmezlikle dolu yeni duygulara bırakıyordu.

Advert
DİĞER HABERLER
Uzungöl’e Yakışmayan Görüntüler

Uzungöl’e Yakışmayan Görüntüler

25-05-2026 - TURİZM

Uzungöl’de Turizm Sezonuna Hazırlık Son Sürat!

Uzungöl’de Turizm Sezonuna Hazırlık Son Sürat!

24-05-2026 - TURİZM