Santa Harabeleri

Trabzon-Gümüşhane sınırında yer alan Santa Harabeleri, bünyesinde Rum sivil mimarisine özgü taştan inşa edilen tek katlı yapılar ve kiliseleri barındırıyor.Rumlar tarafından kurulduğu bilinen, arkeolojik ve doğal sit alanı olarak ilan edilen yerleşkenin bazı bölümleri ziyaret edilmektedir. 

TURİZM - 07-01-2026 17:43 1904 kez okundu.

Santa Harabeleri
Advert

Trabzon Yanbolu Vadisi yönünden yol asfalt, zemini güzel fakat dar ve virajlıdır. Genel olarak Santa’yı ziyaret için, doğanın güzelliğine güzellik kattığı yaz mevsimi tercih edilmektedir. Kış mevsiminde ise yollarda sıkıntı yaşanabilir.
Santa, Osmanlı döneminde madencilikle öne çıkan tarihî bir yerleşimdir. Günümüzde bu alan, Gümüşhane il merkezine bağlı Dumanlı köyü ve mahallelerinden oluşmaktadır. Yanbolu Vadisi içinde, Karadeniz kıyısından yaklaşık 47 km içeride ve ortalama 1.600 metre yükseklikte yer alır.
Santa Harabeleri, Gümüşhane kent merkezine yaklaşık 82 kilometre uzaklıkta Yağmurdere Bucağı Dumanlı Köyü sınırlarında yer almaktadır. Santa Yanbolu Deresi'nin doğduğu vadilerle birbirinden ayrılmış üç ayrı yamaç üzerine kurulmuştur.
 Bölgeye ulaşım farklı güzergahlardan yapılabilmektedir. Gümüşhane şehir merkezinden hareket ile Gümüşhane-Bayburt ana yolunu takiben Akçakale, Tekke, Arzular, Kabaköy, Yağmurdere, Taşköprü istikametinden devam edilerek ortalama 80 kilometrelik bir seyahat ile Santa bölgesine ulaşım sağlanır. Yağmurdere’den Taşköprü 8 kilometre, Santa Harabeleri 15 kilometredir. Taşköprü-Santa harabeleri arası ise yaklaşık 7 kilometredir. Bu güzergah boyunca birbirinden güzel tarihi ve doğal güzellikler görülebilmektedir. Santa bölgesine ulaşmak için kullanılacak diğer bir güzergah ise Gümüşhane Trabzon anayolunu takiben sağlanır. Gümüşhane-Torul yolunun 12'nci kilometresinden ayrılan yoldan Karaca Mağarası (5 km.) Cehennem Vadisi Kanyonu (6 km.), Krom Antik Kenti (22 km.), Cami Boğazı Yaylası (34 km.), Taşköprü Yaylası (57 km.) ve Santa Harabelerine (64 km.) ulaşılır. Bu güzergâhtan toplam mesafe ise yaklaşık 76 kilometre olup yol boyunca birçok doğal ve tarihi değer görülebilir. Trabzon Havaalanı Santa Harabeleri arası yaklaşık 67 kilometre mesafede ve araçla yaklaşık 1 saat 35 dakika sürmektedir. Yanbolu Vadisi içinden, Karadeniz kıyısından yaklaşık 47 km mesafededir ve 1 saat sürmektedir
1923 yılına kadar Santa yerleşimlerinde yaşayan halkın tamamı Ortodoks Hristiyan idi.  1828 Osmanlı–Rus Savaşı'na kadar ve 1829 yılında Yunanistan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanması sonrası, Gorom bölgesi hariç, Gümüşhane Rumlarının çoğunda olduğu gibi Santa halkının günlük konuşma dili ise Türkçe idi. Bu bilgi, Rum kaynaklarında da yer almaktadır.

Yunan milliyetçiliğinin gelişmesi ve Rum Ortodoks Kilisesi'nin etkisiyle önce okullarda, ardından halk arasında Yunanca ve yöresel lehçe olan Rumca konuşulmaya başlanmıştır. Yerleşim yeri ve coğrafi adların büyük çoğunluğu ise, dini kökenli adlandırmalar dışında, Türkçe idi.

19. yüzyılda gelişen Yunan milliyetçiliğiyle birlikte halkın ibadet dili de kilisenin ve Yunanistan'da eğitim gören öğretmenlerin etkisiyle Yunancaya dönüştürülmüş, okullarda Yunanca eğitim verilmeye başlanmıştır. Ancak 1923 yılındaki Türk–Yunan nüfus mübadelesi sonrasında Yunanistan'a göç eden Santa Rumlarının ana dilinin hâlâ Türkçe olduğu ve göç sonrasında da Türkçe konuştukları bilinmektedir.

1828 Osmanlı–Rus Savaşı sırasında bölgeden göç eden ve Gürcistan'ın Tsalka bölgesine yerleşen Santalılar ile Gürcistan ve Rusya'nın Kafkasya ve Kırım bölgelerinde yaşayan birçok Ortodoks Hristiyan topluluk kendilerini "Rum" veya "Urum" olarak adlandırmakta ve günümüzde de Türkçe konuşmaktadırlar. Bu dönemde Gümüşhane Sancağı dahilinde Rusya’ya göç edenler, hemşerilerini göçe teşvik ediyordu. Geride kalanların göç kararı almasını kolaylaştırıyorlardı. Rus yetkililer de emek açığını kapatmak için söz konusu göçü onaylıyor hatta teşvik ediyordu. 1857 tarihli bir İngiliz konsolosluk raporuna göre Santalı duvarcı, taşçı, tuğlacı, inşaatçı yaklaşık 600 Rum aile Poti’ye göç etmiştir. Rus konsolosluğu yapımı tasarlanan yeni liman ve kentin inşası için bunlara toprak ve imtiyaz vadetmekteydi.

 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan iki milyona yakın insanın hayatını sonsuza kadar değiştirecek bir anlaşma imzaladı. Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen 'mübadele' olarak isimlendirilen bu nüfus değişiminin sosyal etkileri devam etmektedir. 
Bu anlaşmaya göre, Türkiye sınırları içinde kalan Hristiyan Rumlar ile Yunanistan sınırları içinde kalan Müslüman Türkler zorunlu olarak yer değiştirmiştir. 
 Nüfus mübadelesi ile Ortodoks Hristiyan halk, Yunanistan’a göç ettirilerek Santa boşaltılmıştır. Mübadeleyle bölgeden gönderilen Santa'lılar 1924 yılında Yunanistan'da Santa'ya benzeyen bir yerde Nea Santa isimli yeni bir köy kurdular. Nea Santa, Yunanistan'ın Orta Makedonya bölgesinde, Kılkış ilinde yer alan bir köydür. Bu köy, mübadele ile Türkiye'deki Santa'dan ayrılan Rumlar tarafından 1924 yılında kurulmuştur. Köyün adı, Yunanistan'daki yeni yerleşim yerlerinin genellikle atalarının geldikleri yerin adını taşıması geleneğinden gelmektedir. Santa Harabeleri ise günümüzde sadece yaz aylarında yayla olarak kullanılmaktadır.

Santa Harabeleri; 17. Yüzyıl dan beri dini, ticari ve kültürel anlamda önem taşıyan bir yerleşim yeri olmuştur. Günümüzde kalıntıları kısmen ayakta olan yerleşkenin bazı kaynaklara göre Milattan Önce 27 tarihine dayandığı; bazı kaynaklara göre Rumlar tarafından kurulduğu ve Cumhuriyet dönemine kadar da yine Rumlar tarafından kullanıldığı belirtilmektedir.
 Tarihi eserler yönünden oldukça zengin olan Santa, doğal konumu itibariyle mezra yüksekliğinde bulunmasına rağmen yayla özelliği taşımaktadır. Yanbolu deresinin doğduğu üç ayrı yamaçta, 1684 metre yükseklikte kurulmuştur. Tüm bölge, iki sıradağın oluşturduğu dar ve derin bir vadi içinde yer almaktadır. Bu sıradağlardan birinin doruk çizgisi doğuya, diğerininki ise batıya doğru uzanmaktadır. Bu noktadan yaklaşık üç saatlik mesafede Sümela Manastırı bulunmaktadır.
Santa’nın çevre bölgelerle olan bağlantıları araç yolu olmaması nedeni ile genellikle yaya olarak yapılmıştır. Santa’nın Trabzon ile olan bağlantısı yaz dönemlerinde, Sümela Manastırı üzerinden, kış dönemlerinde ise bu yolların kardan kapalı olması nedeni ile Yanbolu Vadisi üzerinden sağlanmıştır. Yanbolu üzerinden Trabzon bağlantısı, bu güzergâh üzerinde Türk köylerinin bulunması ve Türkler ile Santalılar arasındaki anlaşmazlıklar nedeni ile tercih edilmemiştir. Bu güzergâh gecelemek sureti ile iki gün sürmektedir. Hoşoğlan yönünde olan bağlantı; yaylalar üzerinden kuzeybatı istikameti takip edilerek sekiz saatlik yürüyüş mesafesi sonrasında dağlık arazinin geçilmesinin ardından, üç saatlik bir yürüyüş sonrasında Hoşoğlan mevkiine ulaşılması, Değirmendere deresinin geçilmesi ve Trabzon - Erzurum araç yolu takip edilerek üç saatlik yürüyüş mesafesi sonrasında Trabzon’a ulaşılması ile sağlanmıştır. Sümela Manastırı üzerinden sağlanan bağlantı ise, Santa’dan batı istikameti,takip edilerek üç saatlik yürüyüş mesafesi ile ulaşılan Kazukli yaylası üzerinden gerçekleştirilmiştir. Buradan sırası ile Kovlaka ve Monenen yaylalarına, oradan üç saatlik bir inişten sonra Manastır karşısına ulaşılmıştır. Manastırdan ise Trabzon’a geçilmiştir.

Santa Harabeleri’nin Tarihi
Yerleşme ve Mimari Özellikleri Doğu Karadeniz Bölgesi yeryüzü şekilleri açısından düzenli yerleşmelere en az elverişli bölgelerdendir. Konutlar tek tek veya birkaç evlik gruplar halinde topografya içinde dağılmış durumdadır. Dağlar denize paralel yükselir ve bu yüksek kütle ile deniz arasında çok eğimli sırt ve vadilerden oluşan engebeler düzeni yer almaktadır. Doğu Karadeniz kırsalında, kıyı boyunca uzanan kır yerleşmeleri ile iç kesimlerde özellikle dağlık kesimlerde yer alan kırsal yerleşmeler, yeryüzü şekilleri ve iklimsel etkiler nedeniyle yapısal anlamda farklılıklar göstermektedir. Bölgede yerleşmeler sahilde ve sahilden iç kesimlere doğru uzanan vadiler boyunca olmaktadır. Bu vadilerin taban ve yamaçları en sık rastlanılan yerleşim alanlarıdır. Her vadi tabanında küçük ya da büyük bir ırmak yer almakta, yerleşmelere ulaşan yollar genellikle bu ırmakları takip etmektedir. Dağınık yerleşimin ön plana çıktığı Doğu Karadeniz kırsalında sürekli yerleşim, sahilden başlayarak 1500-1600 metre yüksekliklere kadar konumlanmaktadır. Santa Harabeleri, sahilden yaklaşık 45 km. kadar içeride ve 1600 metre yükseklikte, 7 mahalleden oluşur. Burada konutlar, Doğu Karadeniz geleneksel yerleşme karakterinin aksine komşuluk ilişkilerine yer verecek biçimde bir arada konumlanmaktadır. Santa Harabeleri’nin kentsel ve mimari özellikleri, bölgenin coğrafi, iklimsel ve çevresel özellikleri yanında şüphesiz tarihi ve kültürel yapısıyla da doğrudan ilişkilidir. Bölgeye ilişkin yazılı eserlerde, Pontus coğrafyası genel olarak Kızılırmak ve Yeşilırmak’tan Türkiye-Gürcistan sınırı ve Ermenistan’ın kuzeydoğusuna kadar uzanan, Türkiye’nin kuzeyinde Doğu Karadeniz Bölgesi’nin dağlık kıyı şeridi olarak anılmaktadır.
 Doğu Karadeniz tarihi Milattan Önce 8. yüzyıla kadar dayandırılmaktadır. Temel amacı tarımsal ya da ticari faaliyetlerde bulunmak için, kendi toprakları dışında üsler kurarak, yurt edinme olan, kolonizasyon hareketleri, bölge tarihinde yoğun bir biçimde yer almaktadır.


Milattan Önce 8. yüzyıl sonlarından itibaren bölgede Miletos’lu kolonistlerin kıyı bölgelerinde koloniler kurarak bölge halkları ile ticaret yaptıkları bilinmektedir. Bu yönü ile değerlendirildiğinde bölge, Milattan Önce 8. yüzyıl sonlarından 6. yüzyıl başlarına kadar Hellen Kolonistleri ve bölgenin göçebe halklarının birlikte yaşadığı bir coğrafya olarak ifade edilmektedir.

Tarihsel sürecinde Pers, Roma, Bizans yönetimleri altında kalan bölge, 1461 yılında Trabzon’un fethi ile Osmanlı yönetimine girmiştir. Strabon Milattan Önce 27 tarihinde Trabzon'un güneybatısındaki dağlık bölgelerde Tçani'lerin ikamet ettiklerini yazmaktadır. Bu dağlı halklar arasında en kötülerinin Yedi köy olduğundan bahsedilmektedir. Santa yerleşmelerinin de yedi köyden oluşması, adı geçen halkın Santa’da yaşamış olabileceği düşüncesini uyandırmaktadır. 
 Santa, 17.ve 18. yüzyıllarda Hristiyan Rum nüfus tarafından kurulmuştur. Buna karşılık Osmanlı kaynaklarında bölgeye yönelik yoğun bir yerleşimin görülmediği, Santa’nın ise mezra statüsündeki bir köy olarak tespitinin yapıldığı bilinmektedir. Tarihsel geçmişi farklı kaynaklarda farklı tarih aralıklarına dayandırılan Santa'nın, Miltiades Nymphopulos’a göre antik çağlardan 1922'ye kadar geçen dönemde bir Rum yerleşimi olduğu iddia edilmektedir. Bryer ise, Santalıların etnik geçmişinin belirsiz olduğunu ileri sürmektedir. Bu veriler ışığında Santa yerleşmeleri tarihinin, Kolonizasyon Dönemi öncesine uzandığı düşünülmektedir.
 19. yüzyıl Santa’nın en parlak dönemi olarak bilinmektedir. Yakın zamana kadar bölgede ciddi anlamda bir ulaşım probleminin söz konusu olması ve bölgenin ekonomik anlamda oldukça zayıf kalması nedenleri ile nüfus yoğunluğu oldukça düşük seviyededir. Hatta kış dönemlerinde nüfus oldukça azdır. Ulaşılması güç mevkide kurulan Santa, halkı için bir sığınak vazifesi görmüş; yerleşkede kapalı bir köy ekonomisi içinde, bölge halkına yetecek miktarda tarım ve hayvancılık yapılmış, dağlarda bulunan demir ve kurşun yatakları işletilmiştir. Rusya'ya ve çevre illere mevsimlik çalışmaya giden Santa’lı erkekler özellikle taş ustalığı, duvarcılık ve inşaat işçiliğinde ustalaşmıştır.
Bizans Devleti’nin idari yapısı içindeki Pontus, coğrafik konumu, doğal özellikleri ve İmparatorluğa kazandırdığı yeterli miktardaki ekonomik gelir nedenleri ile özel bir ekonomik ve sosyal idare formunu muhafaza etmiştir. Bu özel düzenin temeli, ekonomik teşvikler ve tedarikler sistemi ile bağlantılı olarak küçük tarımsal üretim şeklini teşkil etmiştir. Amaç, devletin sınır bölgelerindeki nüfusu tutmak ve sonuç olarak bunların askeri tampon bölgeler olarak kullanılmasını sağlamak olmuştur. Bu uygulama sonucunda, toprak sahibi silahlı çiftçiler “askeri çiftlikler”, köylüler ile de “bağımsız köyler” meydana getirilmiştir.
 İç Pontus dağlık bölgeleri özellikle, Milattan Sonra 4. yüzyılda, Bizans-İran savaşlarında stratejik ikmal üssü olarak kullanılmıştır. Santa Harabeleri, iç Pontus dağlık bölgeleri üzerinde yer almaktadır. Bu yönü ile değerlendirildiğinde Santa; Kapadokya üzerinden Karadeniz'e geçen askeri ve ticari yolların birleştiği coğrafyada yer alan bir yerleşke olması özellikleri ile de ön plana çıkmaktadır.
Küçük tarımsal üretim ve askeri faaliyetlerin yanında, Doğu Karadeniz dağlık bölgelerindeki kırsal yerleşmeler arasında yer alan Santa’nın yakın çevrelerinde bulunan maden yatakları da, bölgede ekonomik yeterliliği olumlu yönde etkilemiştir. Bu ekonomik yeterlilik, bölgede mekânsal birikim, konutlardaki mimari sentez, inşaa sistemi, inşaat malzemeleri, kırsal bölgelerdeki yoğunluk ve olası genişlemeler üzerinde de doğrudan etki göstermiş, kentsel ve kırsal alanlarda artan inşaat faaliyetleri gözlemlenmiştir.
Aynı dönemlerde bölgede büyük manastır merkezlerinin kurulması sosyal ve demografik bileşenleri belirli kurallara bağlamıştır. Pontus için özellikle ruhsal ve kültürel bir oluşumun başlatıldığı bu dönemde, Santa yerleşmelerinde yer alan kiliselerin yoğunluğu ve bu kiliselerin bölgenin en önemli dini merkezlerinden birisi olan Sümela Manastırı ile doğrudan ilişkili oluşu göz önünde bulundurulduğunda, Santa yerleşmelerinin dini merkez olma karakteri de ön plana çıkmaktadır. 
Pontus’ta Merkezi Kilise tarafından özellikle 19. yüzyılda yapılan dini reformlar sonrasında Kilise, toplumsal ve bölgesel meseleler konusunda söz sahibi olmuştur. Kilise bu anlamda bölgede yer alan çeşitli yönetim komisyonlarına katılarak, Ortodoks haklarını veya yerleşilen bölgelerdeki tüm nüfusun haklarını temsil etmeye başlamıştır. İç Pontus kırsal dağlık bölgelerinde “kilise bölgeleri” ve “mahalleler” olarak ikiye ayrılan yerleşmelerin, kıyı yerleşimler ile karşılaştırıldığında açık bir şekilde savunma bölgeleri oldukları görülmektedir. Genellikle sarp yamaçlı ve farklı yüksekliklerdeki bölgelerde bulunan, ulaşılması ve uzak mesafeden görünmesi zor olan bu yerleşmeler, binaların fiziksel özelliklerinin sadeliği ve birbirine benzerlikleri nedeni ile karakterize edilmektedirler. fiziksel özellikler, konutların yaşa dayalı kategorileri ile sakinlerinin sosyal, ekonomik ve sınıfsal yerini ve örgütlenme işleyişini ayırt etmeye imkân vermektedir.

Konutlar birbirine yakın inşa edilmiştir. Bölgenin tüm tarımsal faaliyetlerinin sadece birkaç ay kırsal alanda olması nedeniyle, ana konutun dışında birçok yardımcı yapılara gereksinim duyulmuştur. Küçük kırsal üretim nedeni ile küçük hacimli az sayıda yardımcı ek binalar, ana konutun hemen yanına ya da yakın bir noktasına yerleştirilmiştir. 
Özel açık alan sınırlaması ve avlu yoktur. Üretim türünü, sadece yardımcı mekânlar değil, ortak kullanım binalarının türü (değirmenler, harman yerleri, samanlıklar gibi) ve bu binaların yerleşimlerine bağlı bağlantıları belirlemektedir. Diğer taraftan, ulaşılması güç olan bu bölgelerdeki kırsal yerleşmelerde, arazinin güçlü doğal geçişleri ve yapıların yoğunluğu dışında, açık kamusal kullanım alanlarının da minimum düzeyde olduğu görülmektedir. 
Bu yerleşimlerdeki iç güzergâhların darlığı ve meydanlar, ile açık toplanma noktalarının yokluğu (toplantılar genellikle kapalı alanlarda veya kilisenin dış avlusunda yapılmıştır) karakteristik bir özellik arz etmektedir.
Yerleşmelerdeki binaların organizasyonu ve mekânsal yapısı, iç güzergâhlar ve dışarıya ulaşabilme olanakları, insanların doğal çevre ve ekonomi çeşitliliği ile olan ilişkilerine yön vermektedir. Bu yerleşmelerin yakın veya uzak mesafedeki ekonomik merkezler ile olan ilişkileri veya ticaretleri, yerleşimin yapısı dışında, konutun inşa organizasyonunu da dolaylı olarak etkilemektedir. Aynı şekilde yapıların fonksiyonel organizasyonu ve doğal çevre ile ilişkilerinde konumlarının, yapısal özelliklerinin ve mimari biçimlenişlerinin belirleyici olduğu da bilinmektedir. Bu nedenlerle bu kırsal yerleşmelerde geçerli olan inşaat sistemi ve inşaat tekniğinin bölgedeki sosyokültürel yapı ile doğrudan ilişkili olduğu da görülmektedir.
 Santa yerleşmeleri yönlenme olgusunda, manzara ve güneşten çok arazinin eğimi etkilidir; eğimin üst kotundan aşağı, açıklığa bakan cephe ön cephedir. Mimari gösterişsiz, sade ve içinde yer aldığı çevreye uyumludur. Bunun en önemli nedeni endüstriye dayalı yapay malzemelerin değil, doğal malzemelerin kullanılmasıdır. Malzemeler en yakın yerel kaynaklardan temin edilmektedir. Malzemenin seçkinliğinden ve sağlamlığından ziyade kolay temin edilmesi ve iklim özelliklerine uygunluğu daha büyük önem taşımaktadır. 
Yerleşmelerin konumlandığı yükseklik ve jeolojik yapı yanında, bölge ikliminin yağışlı, ılıman ve nemli olması, vadi yamaçlarının sert rüzgârlara maruz kalması sebepleri ile malzeme olarak en eski ve temel doğal malzemelerden, doğal taş ve ahşap tercih edilmiştir. Bina gövde duvarlarında, yaşama katını zeminden ayıran duvarlarda, ahır ve depo mekânlarının duvarlarında masif taş malzeme kullanılırken, döşeme ve çatı gibi elemanlarda ahşap tercih edilmiştir. Bu yönü ile incelendiğinde Santa geleneksel mimarisi; uzun deneyimler sonucunda yağış, rüzgâr, güneş ve nem gibi etkilere çeşitli çözümlerin getirildiği sade bir mimari tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Sıcaklık ve rüzgar; yapının dış duvar konstrüksiyonunu, nem; yapının konumlanmasından, zemin ile nasıl bir ilişki kuracağına kadar birçok yapısal kararı, rüzgâr; iklimin diğer koşullarına bağlı olarak korunma ya da yararlanma amacıyla yönlenme ve cephe organizasyonunun belirlenmesini, yağışlar ise türüne göre dış görünüşü, çatıların eğimini, örtü malzemesini ve konstrüksiyon türünün seçimini etkileyen en önemli belirleyicidir.
Santa yerleşmelerinde yer alan konutların yapım sistemleri, dış duvarlarda taş, iç bölme duvarlarda, döşemelerde ve çatılarda ise ahşap olmak üzere çeşitlenmektedir. Dış duvar kalınlıkları, 50 veya 100 santimetre arasında değişmektedir. Taş duvarlar, malzemenin işleniş ve görünüş özelliklerine göre adi taş duvar (moloz taş duvar), yontu taş duvar (kaba yontu ve ince yontu taş duvar) ve kesme taş duvar gibi sınıflara ayrılmaktadır. Taşların işlenebilirliklerine bağlı olarak, bina üzerinde kullanım yerleri ve şekilleri değişiklikler göstermektedir. 
Trabzon Yomra Bölgesi, kiremit örtü ve hartamanın her ikisinin de görülebildiği alanlardır. 1930’lu yıllara kadar, kiremit dışındaki çatı örtüleri hartama ya da daha kalın kesitli dilme tahtalardan oluşmuştur. Araştırmaya konu olan Santa Harabelerinde, hartama ve benzeri organik levha kaplı çatıya rastlanamamıştır. Saptanan örtüler çoğunlukla kiremit ve teneke örtülerdir. Fakat yörenin tarihsel geçmişinde çatı örtüsü olarak genellikle hartama ve oluklu kiremidin kullanıldığı anlaşılmıştır. 

Santa Yerleşmeleri Santa, merkez Piştoflu olmak üzere, İşhanlı, Çakallı, Zurnacılı, Terzili, Binatlı ve Cinganlı ile birlikte toplam 7 mahalleden oluşmaktadır. Bu yedi mahalle dışında, kuzey bölgesinde, Hancaria, Ftelenia, Oniki Köknar, Horaçandon ve Aliandon isimlerinde küçük yerleşim yerleri bulunmaktadır. Bunlardan Hancaria, Terzili Mahallesi’ne; Ftelenia, Zurnacılı Mahallesi’ne; Oniki Köknar, İşhanlı Mahallesi’ne; Horaçandon, Binatlı Mahallesi’ne; Aliandon ise Cinganlı Mahallesi’ne bağlıdır. Kasabanın çarşı merkezi olan Piştoflu, yamaçlarda yer alan diğer mahallelere “stratas” denilen dar ve stabilize yollarla bağlıdır.
Günümüzde, yüksek eğim nedeni ile Binatlı ve Terzili Mahalleleri’nin belirli bölümlerinin yoğun bir şekilde toprak altında kaldığı, hatta Binatlı Mahallesi’nin bu bölümlerinin üzerinde bir orman tabakası gözlemlenmektedir. Terzili Mahallesi’nin ise tamamen toprak altında kalmaktan, üst kotunda yer alan köknar ağaçları ile kaplı orman sayesinde kurtulduğu bilinmektedir. Bu nedenle buralardaki izlerin tespit edilmesi oldukça güçtür.
Mahallelerin birbirinden uzaklıkları bir veya birkaç kilo metreyi bulabilmektedir. Her mahallede tümüyle taştan inşa edilmiş tek katlı konutlar, taş cepheli bir veya iki kilise ve şapel, hemen hemen her sokak başında bir çeşme bulunmaktadır. Kiliselerin büyüklükleri ve sayıları, mahallelerin nüfusları ile orantılıdır. Santa'da yer aldığı bilinen 7 mahalle içerisindeki 8 kiliseden geriye sadece dış duvarları ayakta kalmıştır.  Kilise’den Binatlı’da yer alan Kilise ise, çatısı ve dış duvarları ile birlikte bütün olarak ayakta kalan tek örnek tir.
Santalılar, büyük ölçüde hayvancılık, tarım ve inşaat işleri ile uğraşarak geçimlerini sağlamışlardır. Atlıca (Piştoflu) Mahallesi’nin karşısında ve vadinin batı yakasında iki kiremit fabrikası; Atlıca (Piştoflu) Mahallesi’nin alt kısımlarında kireç ocakları ve vadi geneline yayılmış, hemen hemen her Mahalle’nin çevresinde yer almak üzere otlaklar bulunduğu bilinmektedir. Yanbolu deresi üzerinde, biri Atlıca (Piştoflu) Mahallesi bağlantısında, bir diğeri Terzili Mahallesi bağlantısında, bir diğeri İki Nehir mevkiinde, sonuncusu ise Ftelon mevkiinde bulunmak üzere dört taş köprü ile çeşitli noktalarda buğday öğütülen su değirmenleri bulunmaktadır. Santa’da konutlar; genellikle iki katlı, seyrek olarak üç katlı yapılmıştır. Malzeme olarak taş, örtü malzemesi olarak ise kiremit kullanılmıştır. Hemen hemen her evin giriş kısmı iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan biri inekler için ahır olarak, diğeri ise odun, sepet, tarım aletleri için depo olarak kullanılmıştır. Ahırın havalandırma ve ışık için küçük bir penceresi bulunmaktadır. Bu pencere ineklerin soğuktan korunması için küçük yapılmıştır. Ahırın tabanı, hayvan idrarlarının dışarı akması için eğim verilerek yapılmış tahta döşemedendir. Duvarların birinde ineklere yem olarak verilen otların yerleştirilmesi için “Panthenin” denilen bir yer ve inekleri boyunlarından bağlamak için bir ip bulunmaktadır. Gübre, kış boyunca ahır dışındaki ön duvarın önünde toplanmakta ve ilkbaharın başlamasıyla birlikte kadınların özel geniş sepetleri ile daha iyi verim almak için sebze bahçelerinde veya tarlalarda kullanılmaktadır.
 Evlerin geniş olan 1. katları konut olarak kullanılmıştır. Seyrek olarak üst katın bir bölümü ahşap duvar ile ayrılmaktadır. Ocak ve baca genellikle evlerin doğu tarafında bulunmaktadır. “Dranin” denilen baca yüksektir ve dumanın rüzgârdan içeriye girmesini önlemek için çatının daha üzerindedir. Ocağın ön tarafında yemek kabının yerleştirilmesi için kullanılan demirden yapılmış bir üçayak bulunmaktadır. Kış aylarında ineklerin kontrol edilebilmesi için, ahır ile irtibatı olan ve “hapiang” denen özel bir bodrum kapağı bulunmaktadır. Eğer varsa, üçüncü kat daha geniştir ve kış aylarında ineklerin beslenmesi için kuru ot deposu olarak kullanılmaktadır. Eğer üçüncü kat mevcut değilse, o zaman kuru otların depolanması için evin etrafında ayrı bir bina, samanlık (asieron) olarak inşa edilmektedir.
Evlerin kapıları genellikle güneye dönüktür. Her evde girişin solunda içe açılan bir fırın ve hamur yoğurmak için bir tekne bulunmaktadır. Bu fırınlarda ekmek yapılmaktadır. Santa’da okul binaları genel olarak iki katlıdır. Alt kat, hava şartlarından dolayı oyunlar ve törenler gibi etkinliklerin dış ortamda yapılamaması nedeni ile bu etkinlikler için kullanılmaktadır. Üst kat ise, öğrenim salonu olarak kullanılmaktadır. İşhanlı ve Atlıca (Piştoflu) gibi tam bir ilkokulu olan ve her okulda iki öğretmeni bulunan büyük mahalleler dışında, okullarda genellikle bir öğretmen bulunmaktadır. Nüfusu az olan Çakallı Mahallesi okul ve ibadet ihtiyacını komşu Atlıca (Piştoflu)’dan sağlamaktadır.
 Birinci Dünya Savaşı öncesinde Cinganlı Mahallesi ile Atlıca (Piştoflu) Mahallesi arasında yer alan Katsia bölgesinde tüm Santa Mahalleleri’ne hizmet vermesi amacı ile yapılması planlanarak temelleri atılan ortaokul, savaşın çıkmasının ardından tamamlanamamıştır. Fakat temelleri halen yerinde tespit edilebilmektedir. 
Aktif olarak kullanıldığı dönemlerde, soğuk suları ile meşhur olan Santa Mahalleleri’nde, “pegad” adı verilen su kuyuları bulunmaktadır. Bu kuyular aktıkları mahallenin, yörenin ya da evin isimleri ile anılmaktadır. Kuyular içerisinde daima durgun su bulunmaktadır. Köy dışında bulunan çeşmeler özel olarak yapılmış “kutal” denilen taş yapılar içinde bulunmaktadır. Pek çok kuyu taştan yapılan kubbeli bir yapı ile çevrilmiştir. Köy içinde yer alan kuyularda genellikle yoldan geçen insanların su içmesi için, kuyu duvarına asılmış zincirli bakır kovalar bulunmaktadır. 7 mahalle ve bu mahalleler içerisinde dağılmış 173 tarihi yapının yer aldığı Santa Harabeleri oldukça geniş bir alana yayılmakta, mahallelerin her biri vadi yamacında farklı tepeler üzerinde yer almaktadır. Çalışma kapsamında yedi mahallenin her birinin genel yerleşim karakterleri incelenerek değerlendirilmiştir. Gerek fiziki yapıları, gerekse mimari karakteristikleri birbiri ile tamamen örtüşen bu mahallelerin tamamının tek seferde çalışılmasının güç olması nedeni ile çalışmanın Piştoflu Mahallesi özelinde daraltılmasına karar verilmiştir. Nüfus verileri ve içerisinde yer alan yapı stoku açısından en yüksek rakamlara sahip olması, merkezi bir noktada konumlanmış olması, mimari karakteristik açısından diğer mahalleleri temsil edici yapılara sahip olması, ticari işlevin yer aldığı tek mahalle olması ve literatürden elde edilen bilgilere göre merkezi yönetimi ve merkezi kiliseyi de bünyesinde barındırmış olması, Piştoflu Mahallesi’nin örnek alan olarak seçilmesinde etkili olmuştur. Piştoflu Mahallesi’nde yaşayan yaşlı insanlardan elde edilen sözel bilgilere göre, tarihsel sürecinde bu mahallede silah imal edildiği, nişancılık konusunda denemelerin yapıldığı ve burada konaklayan orduların her türlü teknik ihtiyaçlarının giderildiği düşünülmektedir.

Piştoflu Mahallesi içerisinden geçen stabilize yol ile eğimin üst kotunda yer alan Çakallı ve İşhanlı Mahallelerine bağlanılmaktadır. Stabilize yol alt kotta vadi tabanına, vadinin karşı yamacında yer alan Zurnacılı Mahallesi’ne ve vadi üzerinden ilerlendiğinde Karadeniz sahiline ulaşmaktadır. Yanbolu Vadisi‘nin çok eğimli arazisi üzerinde kurulan yerleşmelerde, arazi kullanım kararlarının verilmesinde topoğrafya oldukça etkili olmuştur. Ekonomik ve tarımsal faaliyetlerini sürdürecekleri alanlar seçilirken eğimin az olduğu ve kolay erişim imkânına sahip alanların seçilmesine dikkat edilirken, yapının konumlandığı alan ile bu alanın yapıya olan etkileri ikinci planda bırakılmıştır. Piştoflu Mahallesi çoğunlukla, araziye ve çevreye hâkim konumda, eğimin üst kotlarında konumlanmıştır. Yerleşmeye olan ulaşımın zor olması bir şanssızlık değil, savunma amaçlı bir tercihtir. Bu nedenle ilerleyen dönemlerde söz konusu bölgede yapılması planlanan rehabilitasyon çalışmalarında, ulaşımın kolaylıkla sağlanması hedeflenirken, doğal yol dokusunun ve yol genişliklerinin korunarak kullanılması önerilmektedir.
Yedi mahalle içerisinde ticaret işlevini yüklenen mahallenin de Piştoflu olduğu bilinmektedir. Yerleşmenin geneline bakıldığında ticaret ile konut alanlarının ayrı tutulduğu saptanmıştır. Ticaret aktivitelerinin yer aldığı yapılarla konut alanları farklı akslar üzerinde gruplanmaktadır. Ancak mahalle meydanından vadiye inen yol aksı üzerinde yer alan yapıların zemin katlarının ticari işlevler ile değerlendirildiği, üst katlarının ise konut işlevli olduğu düşünülmektedir.
Tamamı yığma sistem taş duvarlarla inşa edilen Piştoflu Mahallesi yapılarından günümüze sadece; 34 konut, 1 kilise, 2 şapel, 1 okul ve 1 çeşme ayakta kalmıştır. Bu yapıların yanında, temellerinden planları belirlenebilecek durumda pek çok kalıntı saptanmıştır. Köyde yaşayan yaşlıların ifadelerine ve yapı üzerinden okunan izlere göre, ayakta kalan yapılardan birinin geçmişte cezaevi olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu yapı, köy meydanına yakın bir noktada, kilisenin kuzeybatısında yer almaktadır. Kilise, cezaevi, çeşme, okul vb. yapıların meydan çevresinde toplanmış olması, merkezi bir yerleşim anlayışını ön plana çıkartmaktadır. Aktif kullanıldıkları dönemlerde, Santa yerleşmelerinde yer alan meydanlar, diğer Pontus kırsal yerleşmelerinde olduğu gibi harman yerleri olarak da kullanılmıştır.
St.Kyriake, St.Panteleimonos, St.Christophoros adlı kilise ve şapellerden, kilisenin mahallenin merkezinde meydan yakınında, şapellerden birinin vadiye inen yol üzerinde mahalle çıkışında, diğer şapelin ise mahalle dışında, merkezin güneybatısında yer aldığı anlaşılmaktadır. Her üç yapının da çatıları; definecilik, yağma ve sert iklim koşulları sebepleri ile tamamen yok olmuştur. Bu yapılardan geriye sadece dış duvarları ayakta kalmıştır. Büyük hasarlar görmüş olan dış duvarlar üzerinde büyük çatlaklar ve yarılmalar dikkat çekicidir. Kilise zemin döşemeleri ise tamamen yok olmuştur. Meydanda yer alan kilise duvarlarında 2 fresk, 2 kabartma ve giriş kapılarından biri üzerinde yer alan haç dikkat çekicidir. Köyde yaşayan yaşlıların ifadelerine göre, meydanda yer alan kilisenin yanında Santa Mahallelerindeki en büyük çan kulesi olduğu bilinmesine rağmen, alanda bu kulenin izine rastlanamamıştır. Meydanda yer alan Christoforos Çeşmesi’nin yanından yukarıya doğru çıkan merdivenler, bir taraftan kiliseye bağlanırken, bir taraftan da mahalle içerisine giden patikayı sonlandırmaktadır.43 Mahalle ortasındaki meydan sınırında yer alan okul binasının, 1923 yılında 7 sınıftan oluştuğu yönünde bilgilere ulaşılmıştır. Söz konusu binanın yapım sisteminden ve yakın bölgelerde yer alan benzer mimari örneklerden yola çıkılarak, binanın 2 katlı olduğu düşünülmektedir. Günümüzde ise binanın çatısı ve dış duvarlarının üst kısımları tamamen yıkılmıştır. Sağlam kalan dış duvarlar üzerinde çeşitli hasarlar ve çatlaklar göze çarpmıştır. Binanın döşemeleri tamamen yok olmuştur. Bina üzerinde döşemelere ait sadece birkaç dış duvar–döşeme bağlantısı izlerine rastlanmıştır. Piştoflu Mahallesi, Santa Harabeleri ve İç Pontus karakteristik özellikleri incelendiğinde, sert iklim ve yağışlar nedeni ile alanda açık toplanma ya da etkinlik mekânlarının geçmişinde de bulunmaması, bu amaçla kilise bahçesinin ya da meydanın kullanılmış olması, buna karşılık kapalı toplanma mekanı olarakkilisenin, kahvehanenin ve büyük evlerin tercih ediliyor olması, yeniden işlevlendirmede çözümlenmesi gereken bir başka problemi ortaya koymaktadır. Mahallede yer alan okul binası incelendiğinde, büyüklük ve konum olarak toplu yapılacak etkinliklere hizmet verebilecek nitelikte olması, her yöne açılan cephelerinin bulunması, yapılacak bütünleme ile kullanıma kazandırılacak olan üst katın, sınıflarda olduğu gibi küçük bölümlenmelerle daha küçük etkinlikler için alternatif mekânlar sağlaması, okul binasının yeniden işlevlendirilmesinde, çok amaçlı sosyal ve kültürel etkinlik mekânı olarak ele alınmasının daha uygun olacağı düşünülmektedir. Sert iklim koşulları nedeni ile yörede rahatça bulunabilen malzemelerden taşın yoğun kullanımı sonucu yapılarda doluluk / boşluk oranlarından doluluk oranının daha fazla olduğu belirlenmiştir. Gerek taş malzemenin geniş boşluklara imkân vermemesi (yataydaki taşıyıcılık gücünün zayıf olması nedeni ile), gerekse ısı kaybının minimuma indirilmesi gibi nedenlerle plan tipi son derece basittir. Piştoflu Mahallesi’nde yer alan konutlar “Basit Aşhaneli Plan Tipi” özellikleri göstermektedir. Fakat konutların pek çoğunda ocak / baca tespit edilememiştir. Konutlar zorunlu olarak eğime dik konumlandırılmakta, girişler ve mekânlar buna göre düzenlenmektedir. Eğimin yönlendirici etkisi, rüzgâr ve yağışlardan kaçınmayı da güçleştirmektedir. Yapı örneklerinin tamamı zemine oturmakta olup bu kat genellikle ahır, depo ve ticari amaçlara hizmet vermektedir. Sivil mimari yapılara ait rölöveler incelendiğinde, yapıların en-boy oranları ve yüksekliklerin hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. Farklı malzemelerle oluşturulan yapı duvarlarında, seçilen malzemelerin yerel imkânlarla sağlanabilen malzemeler olduğu belirlenmiştir. Yerel malzemelerin daha ekonomik olması, kolay bulunması ve uygulama tekniğinin bilinmesi bu seçimlerde etkili olmaktadır.

Yapılara eklenmesi planlanan yeni mekânlar ve yapılması planlanan ekler, topoğrafyadan kaynaklı olarak yine eğime dik bir şekilde konumlandırılmaktadırlar. Tüm konutlarda ıslak hacimler ana bina dışında, sonradan yapılan eklerle çözülmüştür. Çatı biçimleri açısından yapılan irdelemeler sonucunda, genellikle beşik çatı ve 3 yöne eğimli kırma çatı kullanıldığı belirlenmiştir. Çatı örtü malzemelerinin genellikle oluklu kiremitten oluştuğu saptanmıştır. Ancak çatı örtü malzemesi açısından Doğu Karadeniz’in Yomra aksından ikiye ayrıldığı ve bu aksın batısında hartama, doğusunda ise kiremit kullanıldığı bilinmektedir.
 Santa Harabeleri ise Yomra ve Arsin yönünde yer alan Yanbolu Vadisi üzerinde konumlanmaktadır. Bu nedenle, her ne kadar Piştoflu Mahallesi özelinde incelenen yapı örneklerinin büyük çoğunluğunda çatı örtü malzemesi olarak oluklu kiremit kullanıldığı belirlenmiş olsa da, önceki dönemlerde yer yer hartama kullanıldığı da düşünülmektedir. Ancak, yapı genelinde kullanılan malzemelerin taş ağırlıklı olması ve Santa Yerleşmelerinde ahşap kullanımının oldukça düşük seviyede bulunması da bu durumun tersini işaret etmektedir. Yapılan alan çalışmaları sonucunda elde edilen rölövelerden yararlanılarak yapılan değerlendirmelerde, alanda yer alan özgün mimari yapıların bazılarının iyi durumda bulunmasına rağmen, pek çoğunun orta seviyede ya da harap durumda bulunduğu tespit edilmiştir. Bu durum, söz konusu yapıların yeniden kullanıma kazandırılabilmesi için teknik müdahalelerin yapılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Alan çalışması ile ele alınan yapılardan dokuz tanesinin iyi durumda, 8 tanesinin orta dereceli, 3 tanesinin ise harap durumda olduğu tespit edilmiştir. Bu yapıların tamamına yakınının bakım, onarım, sağlamlaştırma, yapısal, işlevsel ve ekonomik yenileme, çevresel yenileme gerektirmesinin yanında, fiziksel durumlarına bağlı olarak bazılarının bütünleme gerektirdiği yerinde tespit edilmiştir.
 Ele alınan yapıların tamamında yenileme ve yeniden işlevlendirme gerekmektedir. Bunlara karşılık, ele alınan yapıların hiçbirinde temizleme, kopyasını yapma ve anastilosis gerekmemektedir. Yeniden yapım ise, ele alınan yapılarda gerekmemekle birlikte, alanda yer alan yapı izlerinin yeniden ayağa kaldırılabilmesi için gerekli bir teknik olarak düşünülmüştür. Yerinde koruma önerildiği için konumsal yenileme gerekli görülmemektedir. Piştoflu Mahallesi özelinde gerçekleştirilen çalışmalarda, tespit edilen yapıların kullanılabilir mekanları ile, gelişememiş mekanlarının ortaya konulması, alanda yer alan özgün mimari yapıların genel karakterlerinin belirlenerek bu doğrultuda çözümler aranabilmesi için önemlidir. Örneğin bu çalışmalar sonucunda, pansiyon ev olarak kullanılması planlanabilecek konutların ıslak hacim ve mutfak gibi hizmet mekânlarının bulunmayışı, aşhanelerin mutfak işlevini karşılamak için yeterli görülmeyişi, asıl kullanım amacı ahır, depo gibi olan mekânların yeni işlevlendirme de farklı amaçlar için kullanılması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.
 Bu nedenlerle Piştoflu Mahallesi için denenen modelde, “Pasif Koruma” politikalarının yeterli olmayacağı düşünülerek “Aktif Koruma Politikaları” önerilmiştir. Tarihi çevrelerde restorasyon çalışmaları yapılar grubu bazında ele alındığında üç kategoride incelenmekte; birinci kategoride kuralcı ve parçalı düzenlemeler, ikinci kategoride; renovasyon, konservasyon ve yeniden yapım çalışmaları, üçüncü kategoride ise korunamayacak durumda olan, yıkılabilen ya da yeniden inşa edilebilecek olan binaların rekonstrüksiyonu ile tarihi kent strüktürü içerisinde, yeniden yapımı öngörülmeden yıkılan binaları kapsamaktadır.
 Piştoflu Mahallesi’nde yer alan yapılara yönelik gerçekleştirilebilecek restorasyon çalışmalarında birinci kategoride yer alan kuralcı ve parçalı düzenlemeler ile ikinci kategoride yer alan renovasyon, konservasyon ve yeniden yapım çalışmaları gerekli görülürken; üçüncü kategoride yer alan tekniklerin uygulanmasına gerek olmadığı anlaşılmaktadır. Tarihi anıtların ve sitlerin korunması ve restorasyonu için özel planlama stratejilerinin geliştirilmesi, salt fiziksel planlama yerine kullanım organizasyonunun da planlanması gerekmektedir. 
Bu doğrultuda, yeniden canlandırılması planlanan tarihi alanlarda zaman zaman yeni yapıların planlanarak inşa edilmesine izin verilebilmektedir. Ancak izin verilen bu yeni yapıların ve bu yapılara yüklenen yeni kullanımların, tarihi çevrelerin genel uyumu göz önünde bulundurularak ele alınması gerekmektedir.
Tarihi yapıların korunması ve yeniden canlandırılması uygulamalarında, prensip olarak, yapının geçirmiş olduğu tüm tarihi periyotların korunması beklenmektedir. Her ne kadar belirli işlevler yüklenmiş olan binaların bir anıt olarak ele alınıp, evrim süreçlerinin yansıtılabilmesi için tüm periyotlarının bir arada ele alınması gerekiyor olsa da; aktif korumanın sağlanabilmesi için, bu periyotlar içerisinden en belirgin olanının seçilerek, çalışma genelinin bu doğrultuda sürdürülmesi gerekmektedir. Özetle; yerleşimin yapısal organizasyonu, sosyal yapısı, sınıfsal organizasyonu, topoğrafik ve çevresel özellikleri, ekonomik unsurlar ve hüküm süren faaliyetler, yerleşimin mekânsal kimliğini şekillendirmekte, yerleşim tablosunu değiştirmektedir.
 Bu bilgiler, araştırmaya konu olan Santa Harabeleri’nin de tarihi Pontus sınırları içerisinde yer alan sınır köylerinden biri olması, ticari ve askeri yolların kesiştiği bir coğrafyada yer alması, 19. yüzyıl boyunca gözlenen nüfus hareketlerine rağmen, büyük oranda “şematik olarak değişmeden” kalan bölgelerden birisi olması, bugün terk edilmiş olmakla birlikte, temel mekânsal formunun korunmuş olması nedenleri ile önemlidir.
Piştoflu Mahallesi‘nin yeniden kullanıma kazandırılarak, alanın kalkındırılmasının sağlanmasında itici güç, fiziksel faktörler olarak belirlenmiştir. Kırsal yerleşme karakteri ve içerisinde yer alan mimari mirasların korunmasının, hem yerel hem de bölgesel ekonomiye büyük katkılar sağlayacağı ve bu durumda yerel halkın kısmen kullandığı geleneksel taş evlerin konaklama (pansiyon) amaçlı değerlendirilmesinin, bu katkıyı daha da güçlendireceği düşünülmektedir.

Şimdi anlatacağım öykü Osmanlı ahalisinin trajik mübadele hikayelerinden sadece biridir. Osmanlı’da bir Rum ailenin yaşadığı bir hikayedir.
1878 Osmanlı-Rus savaşı yaşandığı sıralarda ailemiz, trajik bir hayat serüveninin henüz ilk adımını atıyordu. Artık insanlarımızın sürekli olarak yaşadığı güvensizlik hissi, malından mülkünden olma korkusu, yerinden yurdundan edilme tehlikesinin altında hayli yıpranmışlardı. Bu nedenle ailemiz, akraba ve komşularımızla birlikte, ata toprağı Gümüşhane’yi terk etmek zorunda kalmış.
Dedem Palapanidis’in doğduğu yer; Gümüşhane’nin küçük bir köyü olan köyü hakkında, tarifi imkânsız bir nostalji ile konuşurken, bana anlattıklarını çok iyi hatırlıyorum: Çocukluk yıllarının yaramazlıklarını, hayvanları gütme hevesini, insanların saatlerce tarlada yorulmadan nasıl çalıştıklarını anlatırdı. Ailesi çiftçiydi. Komşularının büyük bölümü, bölgede faaliyet gösteren maden ocaklarında çalışırken, bazıları Trabzon’a ve bazıları da Rusya’ya gurbete giderlerdi. Köyün içindeki bir tepenin doruğuna inşa edilmiş Profit İlia kilisesinin önü, hem köylerinde yaşayan Müslümanların hem diğer köy ahalisinin, bayram havasında buluştukları, eğlendikleri yer idi; oraya gidenler güncel sorunlarını unuturlardı.
Dedem bana aile serüvenimizi anlatırken, şöyle demişti;
“Her şey değişmeye, korku denen şey Rumların yüreğinde yuvalanmaya başladı. Tarlalarımızın bir kısmı elimizden alınmış, Kafkaslardan gelen Müslümanlara verilmişti. Diğer yandan devlet, bizden daha çok vergi istiyordu. Bazı komşularımız, vergi yüzünden borç altına girmiş, daha sonra ödeyememişlerdi. Hayvanlarını satmak zorunda kalmışlardı. Bunlar yetmiyormuş gibi, bir de soyguncu çeteler müptela olmuştu köy halkına… Onlara karşı geldiği için, Kharonos’un Kotso’yu öldürdüler.
Sadece bizim köy için geçerli değildi bu sorun. Komşu köyler de, aynı sıkıntı içindeydi. Çeteler her geçen gün, biraz daha saldırganlaşıyordu. Artık çok önemsiz bir olayı dahi fırsat biliyor, bize karşı düşmanca davranmaya ve sorun yaratmaya çalışıyorlardı. Her olay, işbirliği yapmışçasına, köyden sürülmemizin zeminini hazırlıyordu.
Nihayet göç zamanımız geldi çattı. Toplu halde köyü terk etmeden önce, kadınlar fırınları ateşledi, hamur yoğurdular, peksimet ve kurabiye pişirdiler, varil ve tenekelere tereyağı ve peynir doldurdular. Erkekler de çuvallara buğday ve un doldurdu, yürekleri cız ederken hayvanlarını kesip büyük kazanlarda pişirdiler, kavurma yaptılar varillere küplere doldurdular.
Kilisemizdeki son ibadette, hüzün ve ümitsizlik hâkimdi. Herkes oradaydı. Titrek ellerle son mumlarını yaktılar.
Dönemin eşkıyalarının trajik oyunları sonucunda, köylülerinin bir kısmı uzun yıllar önce yaşadıkları aynı sorunlar nedeniyle kaçmış Kars’a doğru gitmişlerdi. Ailem, küçük bir köy olan Sidiskom’a yerleşti. Ancak orada da artık huzur yoktu. Her yerde anarşi vardı. Buna rağmen Müslüman köylüler, ailemi çok hoş karşıladı. Bizi misafir ettiler, varlık yokluk ve çilelerini bizimle paylaştılar.
İleriki yıllarda sorunlar yeniden yine başladı. Bu defa devriye askerler ve Kürt çetelerinin saldırıları bıktırdı bizi. Sürgünün yaşam koşullarıyla, bu yerin hassas durumu, kaderimizle birleşti. Adam öldürmeler ve yine göç…
Sonuçta, misafir kabul etmeyen yere (Gürcistan / Çalka) göçmek zorunda kaldık. Annem hep, bir gün ortalığın yatışacağı ve biricik vatanı Gümüşhane’ye, doğduğu köyüne geri döneceği ümidiyle yaşadı. Fakat o, gününü beklerken ölüm yakaladı onu.”
Bu anlattıklarından sonra dedemle sarıldık, gözyaşlarımız sel oldu aktı. Onun anlattıklarını ben yaşamamıştım. Ancak aile serüvenimizden hayli etkilenmişim. Ben 1915 yılında orada, Çalka’da doğmuşum. Annemin de dediği gibi; “yaban ellerde.” Ne var ki, dedemin anlattığı, ailemizin trajik hayat serüveni devam etti.
Yeni bir göç dalgası daha
Yıllar sonra, 1922 yılında, Karadeniz Rumları, doğup büyüdükleri vatanlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Anavatanımız Karadeniz’den buraya sürgün gelenlerden geriye kalanlar, bu defa Yunanistan’a göç etmek zorunda kaldılar. Biz ve civarda (Rusya-Gürcistan) bulunan hemşerilerimiz de, daha iyi bir yaşam, bir daha sürgün yaşamamak ve daha fazla acılara katlanmamak için, bu göç dalgasına da katıldık.
Gemiyi kaçırdık
Nihayet göç zamanı geldi çattı. Yunanistan’a gemi ile gidilecekti. Herkes, Batum Limanı’na toplandı. Yığınla insan “kurtuluş gemisini” beklerken, biz de aralarında aç, susuz ve yaşamın kovaladığı insanlar olarak, kaderin bize hazırladığı yeni ve daha trajik oyunun farkında bile değildik.
Günler geçiyor, ancak bizi kurtuluşa taşıyacak gemi bir türlü gelmiyordu. Bir ara babam (Savas Palapanidis), köye gidip öküz ile atımızı alıp gelmeyi tasarladı. İllâ da, “Elimizde, hayatımızı yeniden inşa edecek bir şeyimiz olsun” diye tutturmuştu.
Günlerdir gelmeyen gemi, hemen mi gelecekti? Gemi gelene kadar, geri dönerim diye düşünüyordu. Annem (Ağapi Palapanidu) ve amcam Fotis, babamı ne kadar bu düşüncesinden vazgeçirmeye uğraştıysalar da, beceremediler. Her ne kadar ona; “gemiyi kaçıracak, buralarda kalacaksın” dedilerse de, o kararını vermişti. Ben de onunla gitmek istedim. Yedi yaşımda olmama rağmen, sevgili babamın çektiği çileyi ve işkenceyi üzerimde hissedebiliyordum. Annemin itirazlarına rağmen, beni de yanına alarak, öküz ve atımızı almak için köye doğru yola koyulduk.
Gidiş ile dönüşümüz tam dört gün sürdü. Geri limana döndüğümüzde, bizi Yunanistan’a götürecek olan gemi, çoktan limandan ayrılmıştı. Bizim dışımızda, annem dâhil bütün aile ve akrabalarımız, ‘başka bir gemiyle arkamızdan gelirler’ düşüncesiyle, gemiye binmiş gitmişlerdi. Oysa o gelen gemi son gemiydi ve bizim gibi gemiyi kaçıran hemşerilerimizin ufak tefek söylentilerine rağmen, bir daha hiç geri dönmedi.
Yollar kapandı
Aylar yıllar geçiyordu ve ben, bir gün annemle buluşup kucaklaşacağımız günü bekliyordum. Ancak bunun imkânsız olduğunu anlamıştım. Çünkü yollar yeniden kapandı.
Halkların kaderini bir avuç politikacı tayin etti ve Karadeniz halkı bunun acısını iliklerine kadar hissetti.
Daha sonraları, kaçırdığımız son gemi ile Yunanistan’a doğru yola çıkmış hemşerilerimizden, yolculuk esnasında baş gösteren açlık ve hastalıktan dolayı, birçoklarının Yunanistan’a varmadan yolda öldüğünü duydum. Konsolosluğa defalarca gittim ama annem hakkında hiçbir bilgi yahut haber alamadım.
Yıllar sonra, annemin ölmüş olabileceğini kabullendim. Bir daha kendisine kavuşamayacağım gerçeğini benimsedim. Daha doğrusu annemi hafızamda öldürdüm.
Annem yaşıyordu
Aradan 40 sene geçti, yollar yeniden açıldı. Yunanistan’dan ziyaretçiler gelip gitmeye başladı. Gelen bazı tanıdıklardan annemin yaşadığını öğrendim. Bu bir mucizeydi ve bu kez onunla karşılaşabileceğim günü beklemeye başladım. İlginçtir ki o bizi hafızasında öldürmemiş, hep yaşatmaya çalışmış. Her an “Acaba biricik oğlum Aleksi yaşıyor mu?” diye düşünüyormuş. Ancak biz, her şeyimizi bırakıp da Yunanistan’a gidemezdik. Acılarla dolu bir hayatı, dişime tırnağıma takarak yaşamaya çalışmıştım. Dünyamı yeniden inşa etmeye çalışıyordum.

Bütün bu acılara rağmen yaşamak, nefes almak çok güzeldi. Artık yollar açıldı, malımı mülkümü satıp, bir daha buralara geri dönmeyecek şekilde gitmeliydim.
Annemin adresini öğrendiğim günden itibaren, onunla mektuplaşmaya başladım. Bana gelen mektuplar, bir annenin gözlerinden akan acı, hüzün ve mutluluğun harman olup yarattığı gözyaşı mürekkebiyle yazılıydı sanki. Mektubunda anlattığına göre; Yunanistan’a gittiklerinde, uzun bir süre Atina’nın Pireas semtinde kurulmuş göçmen çadırlarında yaşamış. Daha sonra Selanik’in Stavropoli bölgesine gönderilmişler. Ancak orayı beğenmediler, birçok kişiyle beraber, anavatan Gümüşhane ve Trabzon’u hatırlatacak bir yer aramaya çalıştılar. Nihayet Kilkis’in Ağioneri köyüne yerleşmeye karar verdiler.
Kadere bakın ki, 1967’de Yunanistan’da cuntacılar iktidarı ele geçirdi. Bu sefer yollar yeniden kapandı. Hayat bana bir kez daha oyun oynadı.
Nihayet Yunanistan’a göç edebildim
1974 yılında, Yunanistan’da cunta hükümeti devrildi ve ülke yeniden demokrasiye dönüş yaptı. Yollar yeniden açıldı. Annem hâlâ yaşıyordu. Sanki beni görmeden, kucaklamadan, ölmek istemiyordu. Olanca gücüyle hayata asılmaya çalışıyordu. Ne var ki ben, son yolculuk ve son göç için gereken bütün hazırlıklarımı, ancak 1981 yılının yaz aylarında tamamlayabildim. Artık 66 yaşına girmiş bir ihtiyar olarak, beni geçmişe ve geleceğe taşıyacak olan, çocukluğumda doyamadığım annemin sıcak kucağına atacak yolculuğa çıktım.
Annemin kapısını çaldığım zaman heyecandan oraya yığılabilirdim. Bir süre bekledim, beli bükülmüş çok yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Göz göze geldik, yüzünde hiçbir sevinç işareti göremedim. Tanıyamadı beni, belki de beni bu şekilde beklemiyordu.
“Anne” diye avazım çıktığı kadar bağırdım ve boynuna sarıldım.
“Aleksi, sen misin çocuğum?” diye sordu.
Artık konuşacak halde değildim, gözlerimden yaşlar boşaldı. Arada bir anlamsızca; “Anne” diyebiliyor ve kucağımdan uçup gidebileceği endişesi ile manasız bir korkuya direnmeye çalışıyordum.
 
Bu hikaye Anadolu insanının mübadele sonucunda yaşamış olduğu hikayelerden sadece biriydi.

Günümüzde Mübadele ile Yunanistan’a göç eden Rum asıllı Gümüşhanelilerle; Yunanistan’dan göç eden Türkler, Yunanistan’da ve Türkiye’de bir araya gelmeye devam ediyorlar. Lozan Antlaşması sonrası yapılan mübadele ile Eski Gümüşhane’den Yunanistan’a göç eden Rumların bir kısmı Naoussa, Kılkış  ve Selanik şehirlerine, bu ülkeden gelen Türkler de, Türkiye’deki çeşitli şehirlere yerleştirilmiştir.


 
.
 

Advert
DİĞER HABERLER
Karadeniz'in Çocuğunu Diziden Sildiler! Gezep Kararı Tepki Çekti

Karadeniz'in Çocuğunu Diziden Sildiler! Gezep Kararı Tepki Çekti

18-06-2026 - TURİZM

Demirkapı (Haldizen) Yaylası: Trabzon’un Saklı Cenneti

Demirkapı (Haldizen) Yaylası: Trabzon’un Saklı Cenneti

10-06-2026 - TURİZM