Pervane'den, Trabzon Vakıflar Yurduna, Bir Hikaye

Salih Yılmaz tarafından kaleme alınmış, birçok hikâyeden oluşan Manzaralarla Türkiye kitabında, Araklı’nın Pervane Köyü’nden şehre okumak için giden bir çocuğun yaşadıkları anlatılmış.

MAHALLELER - 29-11-2025 18:01 2364 kez okundu.

Pervane'den, Trabzon Vakıflar Yurduna, Bir Hikaye
Advert

Trabzon Vakıflar Yurdunda yaşanmış bir hikayedir.

1980 yılında babamın ölümü ailemizi büyük bir imtihana sürüklemişti. Köyümüzde bulunan ailelerin genelinin yaşam standardı çok düşüktü. Köydeki bir amca bizim bu durumumuzu bildiği için anneme "Ablam tarlamda çok fazla pazı var onlardan al turşu yaparsınız" demişti. Annem pazı turşusu yapmış, o kışı pazıyla geçirmiştik. Bahçemizde yetişen mısırlardan ekmek yapıyor, sebze ve meyvelerle karnımızı bir şekilde doyuruyorduk.
Bugünkü gibi ne akıllı telefonlar ne giyim kuşam ne de lüks yaşamımız vardı. Bir yere gitmek üzere araca binmek için çok uzak yollar yürüyorduk. Hele annemin babam ile ilgili anlattığı hikâyeler çok can yakıcıydı.
Bu zor şartlar altında kilometrelerce yollar yürüyerek Pervane Köyü İlkokulunu bitirdim.
1985'lerde ilkokul bitince artık köyümüzde ortaokul için gün saymaya başlamıştım. Köyümüzün hocası rahmetli babamın arkadaşıydı. Durumumuzu bildiği için Trabzon merkezde bulunan devlet parasız yatılı yurtlarına giriş için bir sınavdan haberi olmuş ve beni devlet parasız yatılı sınavına götürmüştü. Sınav sonuçları geldiğinde o sınavı doğu Karadeniz bölgesinde 2.olarak kazandığımı söyledi. Ortaokulu kazandığım Vakıflar yatılı yurdunda kalarak Trabzon'da okuyordum.

Vakıflar yurdu ile ortaokul arasında 300-400 metre gibi bir mesafe vardı. Bu yurtta yemek ve yatak vardı. Sabah namazı saat 5 gibi kalkar, saat 21'e yani yatana kadar kravat, ceket ve pantolonla dururduk. Akşam üzeri etüt zorunluydu.
Ranzalı kocaman bir yatak odamız vardı. Oda hatırladığım kadarıyla 25-30 kişilikti. Ayrıca saat 21'den başlayıp saat 5'e kadar her iki saatte bir bizlere nöbet yazılırdı. Her gece nöbettutardık. Askeri bir nöbet gibiydi. Ortaokul okuyan bir çocuğunun nöbet tutması ne garipti. Nöbetin amacı gece açılan olursa onları örtmekti.

Yemeklerin içinden mesela pilavda bazen çuval teli, bazen de ufak taşlar çıkardı. Ama başka yemek yoktu, naz edecek bir annemiz yoktu. Aç kalmak vardı işin ucunda, mecbur yiyecektik.
Kaldığımız vakıflar yurdunda çok sert bir müdürümüz vardı. Oradaki öğrencilere odasında öyle acımasızca vurduğuna şahit oldum ki inşallah denk gelmem diye dua ederdim. Tabii ne mümkün Karadeniz çocuğu rahat duracak. Müdür iki arkadaşım ile beni yaramazlığımızdan dolayı hemen çağırdı. O ara birisi geldi sevinmiştik, belki unutur bizi dövmez diye. O kişi gidince müdür bize "şimdi sizi bu soğukta atletle dışarıda bırakayım mı?" Razıydık soğukta beklemeye, ama olmadı. Müdür elindeki kısa ve kalın değnekle elimize öyle acımasızca vuruyordu ki ellerimiz şişmiş ve kızarmıştı. Üst kata çıkıp ara holdeki kaloriferlere eğilip ellerimi tutarak ağlıyordum. Gelen bir hizmetli bana "Olsun biz de asker de çok dayak yedik" Bakışlarımla "Ne saçmalıyorsun sen" diyordum ona çocuk aklımla, sessizce.
Her hafta annem okula gidiş ve gelişimde bana 150 kuruş verirdi. Ben her hafta aldığım 150 kuruşun yol parası 75 kuruşunu otobüslere verir kalan 75 kuruşunu geri getirirdim. Annem o paraya bir sonraki köye gidişimde 75 kuruş daha ekler ve bana 150 kuruş olarak tekrar verir, ben yine 75 kuruşunu geri getirirdim. Bu döngü böylece devam ederdi. Başkaca para almazdım. Bir bisküvi veya başka bir şey bile alıp yemezdim.

Köyümden okuluma 3 vasıta ile gidilirdi. Köyden Araklıya, Araklıdan Trabzon'a ve Trabzon'dan de kaldığım devlet parasız yatılı yurduna. Kaldığım yurt Bahçecik'te idi. Kaldığım bu vakıflar yurduna Trabzon merkezden genelde yürüme giderdim.
Bir gün Bahçecikten aşağı doğru yürüme gidiyordum. Çok susamıştım dar bir geçit vardı ve yürüdüğüm yolun karşısında çeşme vardı. Çok susadığım için çeşmeye koşarak giderken attığım ikinci adımda yukarıdan gelen bir taksi sol tarafımdan bana öyle şiddetli bir biçimde vurdu ki. Havada bir takla atarak yere düştüm, ayakkabılar bir tarafa ben bir tarafa. Allah'a şükür hiçbir şey olmadı ve çok zayıf olmam nedeniyle hafif düşmüştüm. Kalkarken korkudan bembeyaz kesilen taksiciye "Abi bir şey yok, devam et" dedim. O yoluna devam etti. Bende sudan içtim ve yoluma devam ettim. Akşama dönünce sol yanımın mosmor olduğunu gördüm.

Bir gün Bahçecik'ten şehir merkezine doğru iniyordum, eski ayakkabılarımın topuk Çivisi ayak topuğumu çok incitiyordu. Yoldan bir taş bulup çiviyi çakıp tekrar yürüyordum. Bir müddet sonra çivi tekrar yukarı doğru çıkıyor ben yine bir taş bulup çiviyi aşağı çakıp tekrar böylece devam ediyordum. Karar vermiştim bir sonraki köye gidişimde oradan kara lastiklerimi alacaktım.
Hafta sonu olmuş köyüme gitmiştim. Köyümde annemin yanında geçirdiğim hafta sonu akabinde pazar günü olunca artık kaldığım yurda dönecektim. Araklı'ya indim. Cebimdeki paramı kontrol ettim, baktım ve çok şaşırdım. Trabzon'a gidecek kadar param yok ancak yarısını karşılardı. Sırtımda çantam Araklı ve Trabzon arasındaki mesafenin daha sonra 30 km olduğunu öğrendiğim yolun yarısını yürümeye karar verdim. Çünkü param ancak yarısına yetiyordu. Epeyce yürümüştüm artık yoruldum da. Herhalde yolun yarısını yürümüştüm. Araklının içinden galiba Kalecik girişine kadar yürümüştüm. Yorgun bir halde gelen otobüse el kaldırdım. Otobüse binince muavine ücret ne kadar diye sordum. Yolun yarısını da yürümüşüm ya, yarı parasını söyleyecek düşünüyordum. Muavin aynı ücreti söyleyince bakakaldım. Muavine "Ama yolun yarısını yürüdüm" dedim. Sonradan öğreniyorum ki, ne
yolun yarısı 30 km'lik yolun belki de bir buçuk kilo metresini yürümüştüm. Zaten muavinde "Ne yolun yarısı oğlum burası Araklı" demişti. Bende "Ama bu kadar param var" deyince muavin "Tamam olsun" demiş ve o badireyi de atlatmıştık bu şekilde.
Köyden getirdiğim kara lastiklerimi giydim. Nasılsa beni bu koca Trabzon'da kimse tanımaz. Rahattılar ve yırtık değildiler. Gerçi etrafta her gördüğüm insanda ayakkabı vardı. Ama ayakkabı alacak para yok ve duruma göre davranmalıydım. Koca Trabzon'da kara lastik giyen sanırım bir ben vardım. Şehre indim az bir zaman sonra arkadan bir ses "La Tirabzon'da gara lasdik mi giyiysun?" diyordu. Arkama döndüğümde 50-60 kilo metre uzaklıkta ki köyümden alt mahalle komşum Eyüp. Utanmıştım ne yapacağımı şaşırdım. Kem küm ederek oradan ayrıldım. Sonraki haftalarda köyüme gittiğimde kara lastiklerimi köyde evde bıraktım.
Ara ara Trabzonspor maçı için Bahçecikten yürüyerek Avni Aker'e giderdim. Param olmadığı için bir amca ya da abinin önünde stada girmeye çalışırdım. Aslında çok ta utangaçtım ve çoğu zaman başarısız bir şekilde kafamı öne eğer Bahçeciğin yani Vakıflar Yurdunun yolunu tutardım. Bir gün yine böyle bir zamanda bir amcadan utana sıkıla rica ettim adam bana "Ya oğlum benim kadar boyun var, olmaz" dedi. 12-13 yaşlarında idim. Boyumda uzundu o yaştaki çocuğa göre. Mecburen geri dönerek yürüyordum, Avni Aker'in hemen yanında Yavuz Selim stadında maç vardı. Gelmişken oradaki amatör maçı izleyeyim bari dedim. Kalabalıktı orası da.

Oturdum, maçı izlerken Avni Aker'den Yavuz Selime doğru kalabalık bir grubu polis kovalıyordu. Benim bulunduğum yere kaçan kalabalığı polis orada coplamaya başladı ve herkes kaçıyordu. Ben ne olduğunu anlamadım bir baktım etrafımda kimse yok polis hemen karşımda birkaç cop nasibimmiş. Kolumun ağrısıyla, kolumu tuta tuta Vakıflar Yurdunun yolunu tuttum.
Zor şartlar altında sürülen yaşamın verdiği hatıraları uzun zaman sonra garip bir özlemle hatırlamak böyle bir şey. Belli bir zaman geçince büyük sıkıntılar bile bir hikâye, bir anı oluyor.

Advert
DİĞER HABERLER
GENÇ YAŞTA ŞEHİT, ARAKLI’DA ÖLÜMSÜZ BİR İZ

GENÇ YAŞTA ŞEHİT, ARAKLI’DA ÖLÜMSÜZ BİR İZ

05-05-2026 - MAHALLELER

AĞNAS’TA BAHAR: YEŞİLİN YENİDEN DOĞUŞU

AĞNAS’TA BAHAR: YEŞİLİN YENİDEN DOĞUŞU

03-05-2026 - MAHALLELER