YEREL
Giriş Tarihi : 01-12-2025 17:24   Güncelleme : 01-12-2025 17:35

Mondros Ateşkesi Günlerinde Trabzon ve Erzurum

Mustafa Kemal Paşa'nın yol hikayeleri kitabında, 1.dünya savaşını kaybeden Osmanlı’da, askerken terhis olan bir gencin İstanbul’dan Erzurum’a memur olarak atanması ve Trabzon’a vapur yolculuğu sonrası ,onun uzun süren yolculuğunda gördüklerinden aktardığı, Türk halkının sıkıntılarını anlattığı bir hikaye.

Mondros Ateşkesi Günlerinde Trabzon ve Erzurum

Milli Mücadele karargâhından Cevat Dursunoğlu, o günlere hatıratında şöyle yer vermiştir:
"Osmanlı İmparatorluğu'nun, 1914'te birlikte savaşa girdiği zümrenin yenilmesi üzerine bu imparatorluk, düşmanlarıyla 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkesi'ni imzalamıştı.
Savaşı açan ve yürüten hükümet çekilmiş, yerine bir geçiş kabinesi olarak İzzet Paşa Hükümeti gelmişti. Kısa bir zaman sonra bu kabine de, iktidar makamını, Türk milletinin bağımsız yaşayabileceğine güveni kalmamış, aşağılık duygusuyla mâlul birtakım zavallılara bırakmıştı.
On yıldan beri memlekette bir siyasî birlik yaratmaya çalışan İttihat ve Terakki Partisi dağılmış, milli iradeyi temsil eden Meclis-i Mebusan dağıtılmıştı.
Milletini ve yurdunu tanımayan Padişah ise, kendisine bir vasal35 devlet tahtı sağlayabilmek için, düşmanlarının himayesine sığınmıştı."
Ağır savaş yıllarının bütün yükünü omuzlarında taşımış olan Anadolu'dan gelen haberlerde, halkın derin bir yoksulluk içinde çırpındığı, hele düşman elinden yeni kurtulmuş yerlerde köylünün ot yediği bildiriliyordu. Dağ taş, asker kaçakları ve eşkıyalarla dolmuştu. Acele ve plansız bir terhisle, ordunun büyük bir kısmı memleket içine dağılmış, bir bakıma serbest kalmıştı. 
Özetle, memleketin iç ve dış güvenliğini sağlayacak hiçbir teşkilat kalmamış gibiydi.
Memleket bu haldeyken, Babıâli'de türeyen muhalefet basını, dört yana adeta zehir saçıyor, bu gazeteler dünya kamuoyu önünde Türk milletini harp suçlusu göstermek için birbirleriyle yarışıyorlardı.
Milliyetçi basının sesi ise, bu muhaliflerin şirretliği ve hükümetin ağır baskılarıyla, her geçen gün biraz daha susturulmaya çalışılıyordu. Memleketin aydın gençliği, daha savaşın başında yedek subay olarak ordu saflarına toptan katılmıştı. Cephelerde her gün yeni bir tehlikeye karşı koyarak, fedakârlığa ve feragate alışmış olan bu nesil, memleketin sağlam kuvvetti. Gelecekteki barış çağının inşasında da, en büyük umut onlara bağlanmıştı.

Fakat, dört yıl boyunca ateş altında döve döve çelikleşmiş bu nesil, ordunun kucağından ayrıldığı gün, işsiz ve umutsuz sokaklara terk edilmişti.
Artık bu gençler, düşman işgali altındaki Payitaht'ta, güya hükümet etmeye çalışan kabinelerin gözünde; vatan görevini yapmış birer onurlu insan değil birer "harp suçlusu, devletin başında büyük bir dert" idiler
Bu yedek subaylardan, silah altına alınmadan önce devlet kapılarından birinde çalışanlar, eski dairelerine başvurduklarında, çoğu zaman birer suçlu gibi karşılanıyor; bir kısmı da: "Senin işinin bulunduğu yer sınırlarımızın dışında kalmıştır; istersen oraya git," gibi cevaplar alıyordu.
Savaştan önce serbest işlerde çalışanların ise zaten işleri bozulmuştu. Bu gençler arasında, gündelik ekmeğini bulmak için sırtındaki elbiseyi daha eskisiyle değiştirip, aradaki farkla birkaç gün geçinmeye çalışanlar bile eksik değildi.
Ben de, dört yıl boyunca çeşitli cephelerde Türk askerinin eşsiz kahramanlıklarına şahit olmuş ve 4 Aralık 1335 (1919) tarihinde, Trakya'da terhis edilerek İstanbul'a gelmiştim.
Sivil mesleğim bakımından bağlı olduğum devlet dairesinde karşılaştığım muamele - birçok arkadaşımın uğradığına göre hafif sayılmakla beraber çok tipik bir örnekti. Bu nedenle burada kısaca anlatmayı yerinde görüyorum.
"Ordudan terhis olununca ilk işim, Maarif Nezareti'ne başvurarak, ateşkesten dört ay önce bana teklif edilmiş olan Erzurum Darülmuallimin Müdürlüğünü istemek oldu.

Bir zamanlar bu görevi bana verebilmek için Harbiye Nezareti ile birçok kez haberleşmiş ve bana bin bir iltifatta bulunmuş olan o Nezaret ile bu defa başvurduğum Nezaret arasında artık hiçbir ilişki kalmamıştı. Bu Nezaret, memlekette yapılması gereken bir kültür görevi bulunduğunu unutmuş, emrindeki unsurlardan hangisinin İttihatçı, hangisinin muhalif olduğunu tespitten başka bir işi kalmadığını sanıyordu.
Ben henüz politika geçmişi olmayan bir genç olduğum için, ilk ağızda reddedilmedim.
-
Daireler, hakkımda bir karar vermeyerek beni nazıra gönderdiler. Ancak o günlerde nazır sandalyesinde oturan adama göre, 'Erzurum'un kaderi yani sınırlarımızın içinde kalıp kalmayacağı henüz belli olmadığından, orada yeniden bir Darülmuallimin açmaya gerek kalmamıştı.'
İlk görevi devletin bütünlüğünü savunmak olan bu nazır, yüzde yüz Türk olan bir memleket parçası hakkında, hiç tereddüt etmeden bu sözleri söylemiş ve bana İstanbul Sultanîsi'nde bir öğretmenlik teklif etmişti.
Bu nazıra, dört yıl çeşitli cephelerde savaşmış bir gencin verebileceği en kesin cevabı, en ağır kelimelerle verdim ve bir daha uğramamak üzere bu Nezaret'i terk ettim."37
"Artık İstanbul'da rahatım kalmamıştı. İşgal kuvvetlerinin onur kırıcı davranışları ve azınlıkların taşkınlıkları, cepheden dönen bütün gençler gibi beni de her gün çileden çıkarıyordu.
Zaten muhacirlikten Erzurum'a dönmüş olan ailemize - kardeşim ve eniştem Suriye'de esir düştüklerinden - benden başka bakacak kimse
Ben, hem bunlara bakmak hem de halk arasında yapılacak teşkilatta çalışmak üzere Erzurum'a gitmeye karar verdim. Ve cemiyet merkezine başvurarak bana Erzurum'da şube açmak için yetki vermelerini istedim."
Aralık 1918'in sonunda, çocukluk arkadaşım ve fikirdaşım, dayızadem Ahmet Erverdi ile birlikte Şam Vapuru ile Trabzon'a hareket ettik. On günlük, fırtınalı ve arızalı bir deniz yolculuğundan sonra Trabzon'a vardık.
Trabzon, o tarihlerde oldukça hareketliydi. İstilanın açtığı yaralar henüz kabuk bağlamadan, Mondros Ateşkesi'nin ağırlığı bölgenin üstüne çökmüştü. Kendilerini eski Pontus Krallığı'nın mirasçısı sayan yerli Rumlar, İtilaf Devletleri'nin yardımına güvenerek gemiyi aziya almıslardı. 
Fakat Trabzon'un uyanık halkı, vatansever aydınları, bu Pontus yılanının başkaldırmasına fırsat vermemek, muhtemel bir felaketi daha başlangıcında önlemek için örnek bir birlik sergiliyorlardı.
Genç ihtiyar demeden herkes tek ağızdan konuşuyor, millet ve memleket savunmasından başka bir kaygı taşımıyordu.
Trabzon'un "Türk camiasından" ayrılmasını asla kabul etmeyen bu kararlı halk, Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti etrafında toplanmıştı.
Davanın yazı ile savunulmasını, Barutçuzade Faik Ahmet'in çıkardığı İstikbal gazetesi üstlenmişti.
İstanbul'un perişan ve umutsuz havasına karşın, burada umut dolu, canlı bir hava esiyordu.
Ancak biz, kılıç gibi keskin karakışta Zigana ve Kop Gedikleri'ni geçebilmek için uygun hava şartlarını yakalamışken, fazla kalamayacaktık. Üzülerek Trabzon'dan ayrıldık.
Yollar, Rus ordusunun geride bıraktığı döküntülerle doluydu. Köylerin çoğu boştu. Halkın ancak pek azı yurtlarına dönebilmişti. Dönenler de virane evlerine yerleşmeye çalışıyor, günlük geçim derdiyle çırpınıyorlardı. Özellikle Gümüşhane'den sonrası, kışı iyice sertleştirmişti. Yoksul halkın durumu, gerçek bir afet hâlini almıştı: Köylerde ateş yoktu, ocak yoktu. Geçen dört yılın çetin kış savaşlarında insan eti yemeye alışan kurtlar, geceleri sürüler halinde dolaşıyor, insanlara saldırıyordu. 
Biz, ancak kafileler hâlinde, günde on beş-yirmi kilometre yol alabiliyorduk. İklim şiddeti, savaş sonrası yoksunluk, yetmiyormuş gibi bir de hükümetsizlik felaketi bölgeye çökmüştü. Memleketin düzenini, ancak bu sınır vilayetlerinin halkının siyasi olgunluğu ve sağduyusu koruyabiliyordu.
Bu kötü şartlar altında, çoğu gün yavan ekmek dahi bulamadan, han viranelerinde ışıksız ve ateşsiz geceleyerek, türlü güçlüklerle yirmi bir günde Erzurum'a ulaşabildik.
"Çocukluğumun en mutlu günlerini içinde geçirdiğim ve 1915- 1916 kışında tabyalarında dövüştüğüm Erzurum şehri, bir enkaz yığını olmuştu.
Savaştan önce seksen bin nüfusu oldukça refahla besleyen, çarşılarında, pazarlarında kalabalıktan geçilmeyen bu gösterişli sınır kentinden, kocaman bir köy harabesi kalmıştı ortada.
Savaş yıllarında on binlerce insan, tifüs ve çeşitli bulaşıcı hastalıklardan ölmüş; istila öncesinde eli ayağı tutanlar göçmen olmuş; on bin kadar hemşehriyi de, çekilirken Ermeniler katletmişti.
Şehirde, kılıç artığı olarak üç-dört bin kişi kalmıştı. Bir o kadar da köylerden buraya sığınanlar vardı. Bu yüzden şehir, köyleşmişti.
Ölümden kurtulan hemşehrilerle muhacirlikten dönenler, yangınlardan ve patlayan cephaneliklerin depremlerinden arta kalan, eski refahlı evlerinin harabelerinde birer ikişer oda tamir ederek içine sığınmış; geri kalan enkazı yakarak kışı geçirmeye çalışıyorlardı. 
Dış görünüş umut verici değildi.
Erzurum'a vardığımız ilk günleri, evimizin haraplıktan kurtulmuş bir köşeciğinde, hısım akrabanın, eşin dostun dertlerini, ölüm acılarını dinleyerek geçirdim.
Bir iki gün sonra çarşıya çıktım. Eski bildiklerimi aramaya başladım.
İstanbul'dan geldiğimi duyan her hemşehrinin ilk sözü şu oluyordu: “İstanbul buralar hakkında ne düşünüyor? Memleketin kaderi ne olacak?"
Ve hemen ardından, "İşgal altındaki İstanbul'dan memleketin savunması adına bir şey beklemenin imkânsız olduğu" hükmü geliyordu.
Fakat bu kötümser hükmü veren insanlar, umutsuz bir şekilde kaderin gerçekleşmesini beklemeye razı değillerdi. Muhacirliğin elemini, istilanın sıkıntılarını, Ermeni zulmünün ağırlığını yaşamış olan bu eski
ve şanlı kalenin çocukları, "Son ferde kadar savunmanın bir zorunluluk olduğu" imanını çehrelerinde taşıyorlardı.
Birkaç gün boyunca esnaf, tüccar, çiftçi... Kısacası her sınıftan birçok kişiyle görüştüm. Hemen herkes aynı fikirler etrafinda konuşuyor ve: "İçinde bir tek Ermeni bulunmayan bu bölgeyi, İtilaf Devletleri'nin Ermenilere peşkeş çekmek istemesindeki gafleti" bir türlü akıllarına sığdıramıyorlardı.
Dedelerinden, babalarından çeşitli kahramanlık hikâyeleri dinleyerek yetişmiş, hayatın zorluklarını tatmış olan bu halk kitlesi, aynı kahramanlıkları yeniden yaratacak azmi kendilerinde görüyor, canla başla yurtlarını savunacaklarına yüzde yüz güvenle bakıyorlardı. Bu kahraman halka âşık olmamak ve onun yoluna baş koymamak, insanlık duygusu taşıyan hiçbir adamın elinde değildi.
 

Seyfullah AksoySeyfullah Aksoy