1789 Fransız İhtilaliyle başlayan azınlıklar arasındaki milliyetçilik fikirleri, 1800 yıllarından itibaren Osmanlı Devleti'ne de sıçramıştır. Özellikle Balkanlardaki gayrimüslim unsurlar arasında bağımsızlık fikirleri canlanmıştır. Büyük Devletlerin de desteğiyle Sırplar ve Yunanlılar bağımsızlıklarını kazanmıştır. Rusların 1828 Türkmençay antlaşmasından sonra başlattığı Ermeni politikası, Ermenilerin de komiteler kurarak bağımsızlık mücadelesine başlamalarına yol açmıştır. Bu döneme kadar devletin en üst kademelerinde görev yapmış, Osmanlı dönemi Türk kültür ve hayat tarzını büyük ölçüde benimsemiş, çocuklarına bile Türk isimleri vermiş ve devlete olan hizmetleri dolayısıyla millet-i sadıka unvanını kazanmış Ermeniler, iş hayatında da büyük başarı göstererek Osmanlı toplumunun zengin sınıfı arasında yer almıştır.
Nitekim Rusya ile İngiltere arasındaki rekabet, Ermeni konusunu, uluslararası bir hüviyete sokmuştur. Ermeniler, kendi meselelerini uluslararası politikanın gündemine soktuktan ve Avrupa'daki Hıristiyan kamuoyuna mal ettikten sonra, meselenin çözümünü hızlandırmak için yeni bir tez ortaya attılar. Bu teze göre; önce hıristiyan kamuoyunun dikkatini üzerlerine çekecekler, sonra da Avrupa’nın fiili müdahalesini temin ederek, iç politika kanalıyla Avrupalı hükümetlerin Baba-ı Âli üzerindeki baskısını artıracaklar ve nihayet Osmanlı hükümetini oldu bitti karşısında bırakmak için de suikast, gösteri, katliam ve genel isyan metotları kullanılacaktı.
Bu şekilde isyan tezini benimseyen Ermeniler için isyandan önce teşkilatlanmak, silahlanmak ve propaganda faaliyetlerine girişmek ve Ermeni kamuoyunu isyana hazırlamak lazım gelmekteydi. Nitekim bunu gerçekleştirmek için bazı Ermeniler hemen harekete geçtiler ve 1878 yılından itibaren yurt içinde ve dışında ihtilalci Ermeni partileri ve dernekleri kurmaya başladılar.
TRABZON OLAYLARI SIRASINDA TRABZON’DA ERMENİ NÜFUSU
Trabzon’daki Ermeni olaylarına geçmeden önce, bölgedeki Ermeni-Türk nüfusunu incelememizde fayda görülür. Bu yıllarda Trabzon vilayeti, Trabzon, Canik (Samsun), Gümüşhâne, Lazistan (Rize) sancaklarından müteşekkildi. Nitekim vilayet, Osmanlı Devleti’nin en kalabalık nüfusa sahip bölgelerinden biridir.
Hicrî 1313 (1895-96) tarihli Trabzon Vilâyet Salnâmesi’nde vilâyetin toplam nüfusu 1.071.477 kişi olarak gösterilmiş ve bunun 869 bin 727’sinin Müslüman, 157 bin 212’sinin Rum, 42 bin 349’unun Ermeni, 1304’ünün Katolik, 880’inin Protestan ve 5’inin de Yahudi olduğu belirtilmiştir. Yine aynı yıllarda yayınlanan Kamûsü’l-a’lâm’daki Trabzon Vilâyeti'nin nüfusu, 1313 tarihli salname ile aşağı yukarı aynı rakamları ihtiva etmektedir.
Trabzon İngiliz konsolosu Longworth’un Trabzon Vilâyeti'nin nüfusu hakkında verdiği bilgiler, diğer kaynaklardaki bilgilerle uyuşmaktadır. Onun raporunda, 1898 yılında 1.163.815 kişi olan Trabzon nüfusunun 181bin 044 ünün Rum, 47bin 196 sının Ermeni olduğu kaydedilmektedir.
Görüldüğü üzere Trabzon Vilâyeti'nde Müslüman ahaliye karşılık ancak yüzde 18-19 civarında bir gayrı müslim topluluk yaşadığı ortaya çıkmaktadır. Bu nüfus içerisinde Ermeni nüfus oranı ise % 4 civarındadır. Bununla beraber Kırım savaşından sonraki dönemde, ticarî faaliyetlerin artmasından dolayı, gayrimüslim maddî olarak Müslümanlardan daha iyi durumda bulunuyorlardı.
1895 TRABZON ERMENİ OLAYLARI
Trabzon, İran ve Doğu Anadolu’nun Karadeniz'e açılan önemli ihracat ve ithalat limanlarından biridir ve Osmanlı Devletinin önemli merkezlerindendir. Bundan dolayı özellikle buraya yerleşen Ermeniler silah kaçakçılığında ve casusluk faaliyetlerinde bu bölgeyi kullanmışlar ve teşkilatlanmışlardır. Nitekim daha Ermeni olaylarının öncesinde, av için eskiden beri her vilâyette olduğu gibi, Trabzon’a da barut gönderildiği ve dağıtılan barutun miktarı kazaya göre değişmekte olduğu ve bunun 2 bin ile 4 bin kıyye arasında değiştiği, ancak bunun dağıtılması esnasında İstanbul’dan memur gönderilmediği, ancak vilâyetten tayin olunan memurların Rum, Ermeni ve diğer milletlerden olduğu, bunların ise gönderilen barutların yüzde yirmisinin av için Müslümanlarca, yüzde sekseninin ise Ermenilerce alındığı belirtilmektedir. Yine martini, şınaydır, Rusya yapımı silah, fişek ve kovan gibi silah ve malzemelerin de Karadeniz yoluyla Trabzon’a getirildiği ve bunların da Ermenilerce satın alındığı araştırmalarda yer almaktadır.
Çeşitli kaynakların bildirdiklerine göre de, Trabzon’da Ermeni olaylarının başlangıcı, 21 Eylül 1311 (3 Ekim 1895) günü misafir olarak Trabzon’da bulunan Van eski valisi Bahri ve Trabzon Fırka-i Askeriye Kumandanı Hamdi Paşalar ile Trabzon İran konsolosu Mirzâ Râzî Han ve Posta ve Telgraf Müdürü İzzet Beylerin sokakta iki Ermeni’nin silahlı saldırılarına maruz kalmaları ve bu saldırıda Bahri ve Hamdi Paşaların ayaklarından yaralanmalarıyla başlamıştır. Olay sırasında, söz konusu heyetin maiyetinde olan Çavuş Çerkez Ali ile oradan geçmekte olan Trabzonlu Balıkoğlu Hâfız'ın, saldırganları takibe çalıştıkları, ancak saldırganların bunların üzerine de rovelverlerle ateş açmaları sebebiyle, yakalanamadıkları ve saldırganların Trabzon İngiliz Konsolosluğu civarındaki karışık sokaklarda izlerini kaybettirdikleri Trabzon Polis Komiserliğinden bildirilmiştir. Bunun üzerine polisler şüpheli mahallere giderek tahkikata başlamışlar ve zanlılardan birkaç Ermeni’yi de yakalamaya muvaffak olmuşlardır.
Ayaklanmanın başlamasıyla, bunlara destek amacıyla Malatya kasabasında Ermeniler dükkânlarını açmadıkları gibi, mahallelerinden yoğun bir şekilde silah sesleri gelmiştir. Yine Arabgir kasabası Ermenileri de, bu sebepten, bir gün dükkânlarını açmamışlardır.
Olaydan iki gün sonra, yani 5 Ekim 1895 günü gece vakti, firardaki Kasparoğlu Misak ile Stefanoğlu Haçik, Trabzon’da Kethüdâ Vasil mahallesinde er Rahmi’yi yine rovelver kurşunuyla ağır bir şekilde yaralayıp kaçmışlardır. Olayı duyan Müslüman ahali sokaklara dökülmüş, ancak bu sırada muhtelif Ermeni mahallesinden birkaç silah atılmışsa da, herhangi bir olay meydana gelmeden, Müslüman ahali de dağıtılmış ve asayiş sağlanmıştır. Trabzon valisi Kadri Bey’in bildirdiğine göre, olaydan sonra bazı Ermeniler silahları ile birlikte teslim olmaya başlamışlardır. Burada dikkati çeken bir husus, evlerdeki kadın sayısının fazlalığıdır. Muhtemelen Trabzon Ermenileri köylerdeki akrabalarını vilâyete getirmişlerdir. Nitekim bu Ermenileri evlerine yerleştiren Trabzon Ermenileri, bunları silâhlı olarak çarşı ve pazarda gezdirerek şehir halkına sataşmaya başlamışlardır. Aynı gün, yani 8 Ekim 1895 günü, isyan hareketini alevlendirmek üzere dükkânlarını açmayan Ermenilerin dükkânlarını açtırmak üzere vali bizzat çarşıya gelmiş ve dükkânların açılmasını sağlayarak, herkesin iş ve güçleriyle meşgul olmalarını temin etmiştir.
Buna rağmen olaylar tamamen yatıştırılamamıştır. Nitekim Trabzon Polis Komiserliği'nin, 12 Ekim 1895 tarihli bir telgrafında, Trabzon Ermeni Komitesi üyelerinden ve beş yıl önce bazı olaylara karışması sebebiyle hapsedilen, ancak genel af yüzünden serbest kalan Şvarş adlı bir Ermeni’ye, İstanbul’dan Trabzon’a gelen Nemçe adlı vapurla gönderilen bir mektup sonucu, Şvarş galeyana gelmiş, Meydân-ı Şarkî’deki bir hanın odasından, o gün gelen vapur ile İstanbul’dan gelen fedailer ve yazıcısı Ohannes ile birlikte, ortada hiçbir sebep yok iken, Müslümanların üzerine rasgele ateş açtığı bildirilmiştir. Görgü tanıkları, Agob Şvarş’ın odasından Meydân-ı Şarkî’ye doğru ‘yağmur gibi silahlar atıldığı’nı ifade etmişlerdir. Başka bir görgü tanığının bildirdiğine göre ise, Agob Şvarş’ın odasından ateş açılmasaydı, Meydân-ı Şarkî’deki bu olay meydana gelmeyecektir. Bu ateş sonucunda hanın içindeki dört Müslüman ölmüştür. Olaydan hemen sonra, handa yaralı bir Müslümanı gördüğünü belirten şahitlerden Abdullah; ‘Han derûnunda mecrûh bir Müslüman gördüm. Şehâdet getiriyordu ve beni bu Ermeniler yedi’ diye ifade vermiştir. Aynı zamanda, kasaba içinde, muhtelif mahallerde dağınık olarak gezinen ihtilalci Ermeniler, yine rasgele Müslüman ahali üzerine silah atmaya başlamış, bunun üzerine Ermeniler ile Müslümanlar arasında çatışmalar çıkmıştır.
Olayı bastırmada Trabzon polis ve jandarma kuvveti yetersiz kalmıştır. Buna göre, olayların patlak verdiği sıralarda, Trabzon bölgesinde her 1000 kişiye bir güvenlik gücü düşmektedir.
Trabzon valisi bulunan Kadri Bey, 12 Ekim 1895 tarihli raporunda, Trabzon'da, olaylarda Ermenilerden 177'si erkek ve 5'i kadın olmak üzere toplam 182 kişinin öldüğünü ve 19 kişinin yaralandığını, Müslümanlardan ise 11 kişinin öldüğü ve 25 kişinin yaralandığını belirtmiştir.
Trabzon’a bağlı köylerde de Müslümanlardan 9, Ermenilerden ise 22 ölü bulunduğu Gümüşhâne sancağında ise Müslümanlardan 3 ölü 4 yaralı, Ermenilerden ise ikisi zaptiye olmak üzere, 4 ölü 1 yaralı bulunmaktadır. Ayrıca olaylar sırasında bir de Rum ölmüştür.
Meydana gelen bu karışıklık sırasında bazı Ermenilerin mağazalarından toplam bin lira değerinde eşya yağmalanmışsa da, suçlular kısa sürede yakalanmış ve ele geçirilen eşyalar da sahiplerine iade edilmiştir. Ancak konsoloslarla da olan görüşmeler sonucunda karışıklığın Ermeniler tarafından başlatıldığı da anlaşılmıştır.
Siyasî ve ihtilalci prensipler doğrultusunda kurulan ve faaliyet gösteren Ermeni fesat yuvalarınca, Anadolu’nun bir çok yöresinde plânlanan olaylarda ele geçirilen suçlular, oluşturulan mahallî Divân-ı Harb’e sevk edildikleri bilinmektedir. Trabzon vilâyetindeki 1895 olayları sonrasında da, olayın yatıştırılmaya başlamasıyla silâhlarını bırakarak hükûmet kuvvetlerine teslim etmeğe başlayan Ermenilerle Müslümanlar arasında yeni çatışmaların önüne geçmek için tedbirler alınmış, bunun için vilâyette ‘İdâre-i Örfiyye’ ilan edildikten başka, olaya karışanların muhâkemeleri için vakit geçirilmeden bir Dîvân-ı Harb teşkîl edilmiştir.
Divân-ı Harb’in teşekkülünden sonra, Trabzon hadisesi sırasında veya sonrasında yakalanan Ermenilerden mahkemede yargılanıp, deliller ve şahitlerle suçu sabit olanlar çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Buna karşılık suçsuz oldukları tespit edilenler serbest bırakılmış, suçlu oldukları tam olarak ispat edilemeyenler sürgüne gönderilmiştir.
TRABZON ERMENİ OLAYLARI SIRASINDA ELE GEÇİRİLEN MANOK TATOSYAN’IN EVİNDE BULUNAN MEKTUPLARIN TERCÜMESİ
Trabzon olayları sırasında ele geçirilen ve Trabzon fesat cemiyetini oluşturan on iki kişiden biri olduğu tespit edilenManok Tatosyan da Divan-ı Harb-i Örfî’de yargılananlardan sadece bir tanesidir. Manok Tatosyan’ın evinin tavan arasında pek çok silah, fişek, kalıp ve yayın (mektup, Ermenice harf kalıpları, ihtilal cemiyeti programları) bulunmuştur. Manok Tatosyan'ın mahkemedeki ifadesine geçmeden önce, evinde ele geçen şifreli mektuplara değinmek istiyoruz. Nitekim söz konusu mektuplar, isyandan önce Ermenilerin muhabereyi nasıl sağladıkları ve Anadolu isyanlarını nasıl bir plân çerçevesinde gerçekleştirdiklerinin delili olmaktadır.
Belgelere verilen rakamlara göre, tamamı 24 mektuptan oluşan bu yazışmaların ilki 11 Mart 1895 tarihlidir. Erzincan’dan Mardiros Harotanyan imzalı ve Trabzon’da Malkon Boğukyan’a yazıldığı anlaşılmaktadır ve bu mektupların büyük çoğunluğunda, özellikle gazetelerin ulaşıp ulaşmadığı, silâh, fişek, kapsül ve baruta duyulan ihtiyaç, yazışmalarda şifre ve takma isim kullanılmasına özen gösterilmesi, hapishane bulunan Ermenilerin durumları, dinamit yapma sanatının öğrenilmesi, para yardımı ve istihbarat işleri hakkında bilgiler bulunmaktadır. Bu mektuplardan önemli görünen bazıları aşağıda verilmektedir.
Bu mektuplardan da anlaşılacağı üzere, Trabzon’da çıkan Ermeni olayları, rast gele değil, uzun, planlı ve teşkilatlı bir hareketin sonucunda çıkarılmıştır. Nitekim söz konusu Manok Tatosyan, yargılanmasında kendisine yöneltilen suçlamaları tamamen inkar etmiştir. Ancak mahkeme reisinin ona yönelttiği suçlamaları, Binbaşı Bahtiyar ve Hayreddin Beylerle Tabur Ağası Ahmed Ağa ve Polis Komiseri Şükrü Efendi ve polisi Osman Efendi ve İskender Paşa İslâm muhtarıyla Ermeni muhtarı Hacı Agob-oğlu Bağdesar’ın da hazır bulunduğu bir aramada ispat etmesi üzerine; Manok Tatosyan gösterilen eşyâyı müşâhede etmiş ve ‘Şimdi aklım başımda yokdur, cevâb veremem, müsâ’ade ediniz yerime gideyim aklımı başıma toplayayım, daha sonra cevap veririm’ demesi suçun sübut bulması açısından önemlidir.
Mahkeme kayıtları incelendiğinde, ele geçirilen Ermenilerin genellikle hiç bir şeyden haberi yok gibi davrandıkları dikkati çekmektedir. Ancak suçları şahitlerce ispat edildiğinde veya hapishaneye girdiklerinde, itirafçı olarak her şeyi anlattıkları görülmektedir. Ayrıca yine mahkemelerde dikkati çeken bir diğer husus da, yargılanan Ermenilerin hiç bir zaman silahlarının olmadığı yolunda ve aşağı yukarı aynı muhtevada ifade verdikleridir. Bundan başka, ele geçirilen ve yargılanan Ermenilerin çoğunun olay günü, olayın geçtiği merkez olan Meydân-ı Şarkî’de veya limanda bulunuyor olmalarıdır ki, bunun bir tesadüf olarak görülmesi mümkün değildir.
Sanıklar hakkında verilen cezalardan sonra, Trabzon valiliğinden hükûmete, Trabzon hâdisesinden dolayı teşekkül eden Divân-ı Harb’de idama mahkum olanların cezalarının hafifletilmesi veyahut affedilmeleri hâlinde, henüz hiçbir şekilde sükûnete ermemiş İslâm ve Rumlar tarafından büyük bir ayaklanma meydana gelebileceği ve bu takdirce Ermenilerin tamamen öldürülebileceğine dair bir tezkire sunulmuştur. Nitekim bunun önüne geçilebilmesi için, yabancı elçilerin de itiraz edemeyeceği bir tedbir alma yoluna gidilmesi ve bunun için de Meclis-i Mahsûs-ı Vükelâ’ca bir karar verilmesi gerekliliği vurgulanmaktadır. Burada, böyle bir af veya ceza indirimi söz konusu olması halinde sadece İslâm ahalinin değil, Rum ahalinin de ayaklanacak olma ihtimali göz önüne alındığında, olaya sebebiyet verenlerin Ermeniler olduğu açıkça görülmektedir. Ancak 2. Abdülhamid, Osmanlı Bankası baskınından hemen sonrasında, 1896 yılı içerisinde genel af ilan etmek zorunda kalmıştır.
Mahkeme sırasında, sanık durumda bulunan Ermenilerin, şahitli, delilli usûlüne uygun bir şekilde muhâkeme edildikleri ve hâkim huzurunda gayet rahat bir şekilde açıklamalarda bulundukları görülür. Mahkemede sanıkların kendilerini savunmalarına müsaade edilirken, kendileri aleyhine şahitlik yapanlarla yüzleştirildikleri, suçlananlarla ilgili kuvvetli bir tahkikat yapılarak, bunların sanıklara gösterildiği dikkati çekmektedir. Sanıkların savunmalarını bir heyet huzurunda yapmaları, şahitlere kendi inançları çerçevesinde İncil'e el bastırılarak söylediklerini tasdik ettirilmeleri, yine sanıklara ifadelerini her seferinde kabul edip etmediklerinin sorulması, muhâkemenin güvenirliğini ortaya koyan önemli unsurlardır. Ayrıca Ermenilerin evlerinin aranması sırasında, sadece Müslüman kesimden değil, Ermenilerin kendi milletinden de şâhitlerin bulunması, Osmanlı hükümetinin olaya ön yargısız yaklaşmasını göstermesi açısından ayrıca değerlendirilmelidir. Öte yandan, verilen kararlara yapılan itirazın kabul edilerek yeniden mahkeme yapılması ve gerektiğinde önceki kararın değiştirilmesi, Osmanlı hukukunun niteliği açısından önem taşımaktadır. Bununla ülke içerisinde bölücü faaliyet gösteren Ermeniler hakkında bile, mahkemelerin tarafsız olabildiğini iddia edilebilir.
SONUÇ
Ermeni meselesi, dünyanın diğer ülkelerinde bu tür olaylarda olduğu gibi tabii olarak Osmanlı Devleti için de bir isyan olarak telâkki edilmiştir. Zira devletler hukukuna göre meşru devlete karşı baş kaldıran ve o devleti bölme çabasında olan her hareket isyan olarak nitelendirilmiştir. Osmanlı Devleti de haklı olarak, bu isyanı bastırma çabası içinde olmuş ve bastırmıştır.
Osmanlılar-Ermeniler ve Avrupa devletleri için üç ayrı özellik taşıyan Ermeni Meselesi’nde Ermenilerin ve Büyük devletlerin metodu, Balkanlardaki Hıristiyan milletleri istiklâline kavuşturmak için uyguladıkları metodun aynısıdır. Ancak gözden kaçan bir nokta vardır ki, o da Ermenilerin nüfus olarak Anadolu’da Balkanlardaki gibi kesif bir üstünlükleri söz konusu değildi.
1895 yılının son üç ayında meydana gelen Ermeni tedhiş ve isyan olayları Doğu Anadolu'da yoğunluk kazanmıştı. Bunun en önemli sebeplerinden biri de tedhiş, isyan, öldürme, baskın olaylarıyla Müslüman halkı korkutmak, tedirgin etmek suretiyle başka bölgelere göçe zorlamaktı. Bundan maksat ise, nüfus çoğunluğunu elde edebilmek için Müslüman halkın göç ettirilmesini ve Rusya'dan ve başka yerlerden gelecek Ermenilerin buralara yerleştirilmesini gerekli görüyorlardı. Ancak 2. Abdülhamid'in aldığı tedbirler yüzünden Ermeniler bu hedefe varamamıştır. Bunda da, Hamidiye Alaylarının rolü büyük olmuştur. Zira, Abdülhamid Anadolu ya sahip çıkmak ve Rumeli örneğini ikinci defa Anadolu'da görmek istemiyordu.
Trabzon bölgesinin demografik yapısı incelendiğinde, Trabzon’da çıkan Ermeni isyanından da maksadın bir istiklal edinmek olmadığı anlaşılır. Zira yukarıda da verdiğimiz üzere, Trabzon Bölgesinde Ermeni nüfusu %4’lerde kalmaktadır ki, bundan da maksat istiklalden çok, batı kamuoyunun dikkatini çekmektir. Zira Trabzon, Anadolu’ya açılan önemli ihracat ve ithalat limanlarından biridir ve bu yüzden Osmanlı Devleti'nin önemli merkezlerindendir. Nitekim isyan sırasında Trabzon limanında Rus ve İngiliz gemileri bulunmaktaydı.
Bu isyanlarla Ermeniler Batı'nın müdahalesini sağladılar. Batı kamuoyunu yanlarına aldılar, ancak bu müdahale diplomatik teşebbüslerin ötesine geçmedi. Böylece Ermeniler, tıpkı Balkanlarda uygulanan metot gibi başladıkları Anadolu isyanlarının hazırlık dönemini tamamlamışlar, ardından isyan etmişler ve müdahale edilmesini temin etmişlerdir. Ardından reform safhasını da kabul ettiren, fakat bunun uygulanmasını sağlayamayan Ermeniler, sonuçta ne reform, ne muhtariyet, ne de istiklâl elde edebilmişlerdir. Bunda en önemli etken belki de, Anadolu’da Ermenilerin yaşadıkları hiçbir yörede çoğunlukta bulunmayışlarıdır.
Ermeni meselesinin bugün aldığı şekil, aslında geçmiştekinin bir devamı niteliğindedir. O dönemde olduğu gibi, bugün de bazı devletler tarafından ortaya atılan soykırım iddiaları, geçmişin acı politikalarının izlerini taşımaktadır. O gün başarıya ulaşılamayan politikaların, günümüze daha farklı ve modernize edilmiş şekilleri, tarihi âdeta tekerrür ettirmekte, sun‘i gündemlerle Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğü üzerinde politikalar geliştirilmektedir. İşte, Anadolu’da çıkan bu Ermeni isyanlarının her birinin tek tek incelenmesi halinde, bugüne taşınmış bulunan Ermeni sorununun daha iyi bilinmesine yardımcı olunacak ve bu tür iddiaları sonuçsuz bırakacaktır.































