YEREL
Giriş Tarihi : 09-04-2025 19:20   Güncelleme : 10-04-2025 14:44

Kıtlık Yıllarında Araklı Ve Doğu Karadeniz’de Yaşam

Araklı ve Doğu Karadeniz’de Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, yeniden açlıkla karşı karşıya kalınan 2. Dünya Savaşı dönemine (1939- 1945) kadar, beslenme ihtiyacının zorluklar içinde karşılandığı, giyim ihtiyacının ancak kısmen karşılanabildiği bir dönem yaşanmıştır.

Kıtlık Yıllarında Araklı Ve Doğu Karadeniz’de Yaşam

Savaşların sona ermesi, Doğu Karadeniz'de halkın açlıktan kurtulmasını sağlamış ise de yoksulluktan kurtulmasıyla sonuçlanmamıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, yeniden açlıkla karşı karşıya kalınan 2. Dünya Savaşı dönemine (1939- 1945) kadar, beslenme ihtiyacının zorluklar içinde karşılandığı, giyim ihtiyacının ancak kısmen karşılanabildiği bir dönem yaşanmıştır. Bu darlık dönemi, 1950'lere kadar devam etmiştir. 
Savaşlarda şehit olan bir neslin ardından, o dönemde henüz çocuk oldukları için askere alınmayanların yetişmesi ile yeniden çalışacak insan gücü ortaya çıkmıştır. Bu nesil, savaş öncesinde Rusya tarafına gurbete çıkmış büyükleri ile birlikte, bu defa ülkemizin çeşitli yörelerine doğru gurbete çıkmak durumunda kalmıştır. Rusya'da çalışarak inşaat işini öğrenmiş olanlarla, fırıncılık ve pastacılık gibi önemli meslekler edinmiş olanlar, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlere giderek çalışma imkânı bulmuşlardır. Özellikle Ankara'nın yeni kurulan bir başkent olması nedeniyle, ihtiyaç duyulan kamu binalarının inşasında çalışmak üzere, çok sayıda Doğu Karadenizli Ankara'ya inşaat işlerinde işçi ve usta olarak çalışmaya gitmekteydi. Nitelikli işçi konumunda olmayanlar, ancak daha az gelir getiren Zonguldak kömür madenlerinde çalışabilirlerdi. Bir kısım insanlar ise, Artvin, Samsun, Bolu, Balıkesir gibi ormanı bol olan illerimize hızarcılık yapmak, yani kereste üretmek üzere gurbete çıkmaktaydılar. Sahil kesiminden olup da balıkçılıktan anlayanlar ise İstanbul Boğazı'nda balıkçılıktan para kazanmaya gidiyordu. Gittikleri yerlerde mevsimlik işlerde çalışanlar, çalışma mevsiminin sonunda memleketlerine geri dönmekte ve kazandıkları paralarla ailelerinin geçimlerini sağlamaktaydılar. Uzun süreli çalışmalarda, posta idaresi yoluyla veya köye geri dönen bir tanıdık marifetiyle eve para gönderiliyor ve oradaki geçim sıkıntısının hafifletilmesi sağlanıyordu. Köylerde kadınlar ve çocuklardan başka kimse yoktu. 1930'lu ve 40'lı yıllarda, çaycılık yaptırmak üzere insan gücü bulmak ümidiyle köylere çıkan devlet görevlileri, yaşlı ve hasta bir iki erkek dışında, elinden iş gelecek hiçbir yetişkin erkek bulamıyorlardı. Adam bulmak için cuma günleri gittikleri köy camilerinde ne cemaat ne imam ne de müezzine rastlayabiliyorlardı.
Yılın büyük bölümünü, bazen de birkaç yılı gurbette geçiren erkekler, köylerine döndüklerinde misafir sayılır ve çalıştırılmazlardı. Eşi gurbette iken bütün işleri yapan kadınlar, eşleri yanlarına döndüğünde de aynı şekilde çalışmaya devam etmişler, yörede yapılan işler bir ölçüde “kadın işi” gibi de algılanmaya başladığından erkekler köy işlerinden nispeten uzak tutulmuşlardır. Bu alışkanlık çayın yörede yaygınlaşmasından sonra da devam etmiş, yöre kadınları hafif, ağır demeden her işi yaparken, erkekler nispeten daha az çalışmışlardır.
Ömrünün önemli kısmını gurbette geçirmekten kaynaklanan bir başka gelenek, herkesin arazisinin bir kenarına mezarlık yapması olmuştur. Hayatının sonuna kadar gurbette çalışanlar bile, son günlerinde memleketlerine döner ve kendi arazilerinde gömülmek isterlerdi. Bu nedenle, yörede umumi ve toplu mezarlıklar çok azdır. Hayatta iken evinden, arazisinden ve sevdiklerinden uzak kalan bu insanlar, öldükten sonra özlemini duydukları topraklarda ve ailelerinin, evlerinin yakınında dinlenmeyi tercih etmişlerdir. Bu dönemde yörenin hiçbir yerinde mermerden bir mezar taşı dikilememiş, iyi bir ev veya cami yapılamamıştı. Yapılabilenler ise devrin fakirliğini yansıtır durumdaydı.

1914-1950 yılları arası, Doğu Karadeniz'in de en sıkıntılı yılları olmuştur. Art arda yaşanan savaşlar, kıtlıkları ve yoklukları getirmiştir. Bu dönemde Doğu karadeniz halkı, iyi beslenemez, geçinemez, iyi giyinemez ve gerektiği kadar sağlık harcaması yapamazdı. Düğün gibi önemli günlerde birbirlerinin elbiselerini ödünç alır, normal yaz günlerinde çoğunlukla yalın ayak ve yamalı elbiselerle dolaşırlardı.
Ayakkabı kullanımı yaygın olmadığı için çarık kullanılırdı. İnek yahut öküz derisinin dikilmesi suretiyle yapılan çarığın üç çeşidi vardı: Muşi çarığı, çarık ve hasıllı çarık. Derinin işlenmesi ve biçimlendirilmesi suretiyle yapılan hasıllı çarık, nispeten varlıklı devirlere gelindiğinde giyilmeye başlanmıştır. Hayvanın diz kapağı ile tırnakları arasındaki kısımdan yapılan çarık ise muşi çarığıydı. Derinin bu kısmında topuk kemiklerinin ve tırnakların yerleri delik olduğu için muşi çarığının değeri düşüktü ve çarık yapılıp ayağa giyildikten sonra da bu kısımlar delik olurdu. Çarık ise, hayvanın diğer bölgelerinden alınan normal deriden yapılırdı. Kadın ve çocuklara en iyi ihtimalle muşi çarığı giydirilebilirdi. Muşi çarığı da olsa, kolay elde edilemediğinden, eskimemesi için her zaman giyilemezdi. Çarıklar çoğunlukla büyükler içindi. Çocuklar, çıplak ayakla gezinirlerdi. Çarıkların altı delindiği zaman dikilirdi. Buna saval veya çarığı saval etmek denirdi. Ayağa su girmesini önlemek için dikilen yere yama konurdu. Ayrıca çarık giyen büyükler olsa da onlar da çarıklarını her gün değil bazı özel günlerde giyerlerdi. Köylerde yaşayanlar için ilçe pazarına inilen gün, özel bir gün gibi telakki edilirdi. Çarığı olanlar Büyükdere'ye, Pazarbaşı'na kadar yalınayak gelirler, ayaklarını derede yıkadıktan sonra çarıklarını giyerler ve kasabaya öyle girerlerdi.
Okula giden çocuklarsa genellikle muşi çarığı giyerlerdi. Halk arasında yırtık çarıkla okula gittiğini anlatanlar çoktur. Öğretmen, öğrenciyi derse kaldırır. Çocuğun giydiği muşi çarığının topuk kısmı deliktir ve ayağı görünmektedir. Bu yüzden çocuk tahtada durduğu sürece, deliği gizlemek için bir ayağıyla öbür ayağındaki deliği örtmeğe çalışırmış. 1938 ve daha sonraki yıllarda da çarık giyerek okula gidenler olurdu. Günümüzde ise çarık çoktan unutulmuş ve kültür tarihine mal olmuştur. Çocukların yoksunluğunu çektiği tek şey ayakkabı veya çarık değildi. Okula giden çocuklar arasında deftere verecek parası olmayanlar, parasızlık yüzünden simit alamadığı için mısır ekmeğinin kabuğunu cevizle yiyenler de vardı.
Çocuklar için çıplak ayakla gezmenin olağan sayıldığını belirtmek bakımından 1930'larda yaşanan bir olayı nakledelim: Çayeli'nin Yanıkdağ köyünde kar evlerin saçağına kadar yükselmişti. Böyle de olsa pinardan su almak gerekiyordu. Evin 6 yaşındaki çocuğu merdiven koyar ve karın üstüne çıkardı. Çıplak ayakla yürüyerek nalyanın altından geçer, pinara varırdı. Suyu alıp geldikten sonra kara basmaktan kıpkırmızı hâle gelen ayaklarını sıcak suda Çarık giymekle ilgili 1970'li yıllarda geçen şöyle bir olay halk arasında anlatılır: Yağmurlu bir günde Trabzon'dan kalkan ve çok kalabalık olan münibüse, Araklı'dan Sürmene'ye gitmek üzere bir delikanlı ile yaşlı bir adam binmek ister. Şoförün karşı koymasına rağmen önce yaşlı adam içeri girer, elindeki tenekeyi koyacak yer aramaya başlar. Arkasından da delikanlı arabaya biner ve şemsiyesini kapatır. İkili bir süre sonra aralarında konuşmaya başlarlar: Delikanlı, sayılırdı. Halkın büyük çoğunluğu, arazisinden elde ettiği mısırla ekmek ihtiyacını karşılayamazdı.
Taze fasulyeye sarımsak ve nohut katılarak salamura yapılıp saklanır, fasulye turşusu olarak yıl boyu yenilebilecek hâlde muhafaza edilirdi. Salamura hâlinde saklanarak yıl boyu yenilen bir başka gıda ise hamsi idi. Gıda maddelerini saklamanın diğer yolu olan kurutma ise yöre mimarisinin en güzel eseri olan serender (nayla) denen ahşap binaların içinde yapılırdı. Dört direk üzerinde ve her bir direğin ucuna tekerlek biçiminde yuvarlak ahşap tepelik konularak fare ve diğer zararlıların tırmanması önlenen bu yapılar, rüzgârı geçiren şeffaf yapıda olduklarından, mısır, kuru fasulye, barbunya, fındık ve ceviz gibi kurutularak saklanabilen gıda maddelerini kurutmak için elverişli idiler.

Mısırın köy değirmeninde öğütülmesiyle elde edilen undan yapılan mısır ekmeği ile birlikte yemek için, fasulye turşusu ve lahana çorbası yörenin iki klasik yemeği idi. Onların yanına ayranı koyabilmek için, küçücük arazilerin yetiştirdiği otlarla inek beslemek gerekiyordu. 
Çoğunlukla, bu arazinin yetiştirdiği ot, ineklere yetmediğinden, kilometrelerce uzaktaki mezra arazisinden veya köy merasından yaş ve kuru ot taşınarak inekler beslenirdi. Doğurduktan sonra aylar boyu süt veren ineğin, evin geçiminde çok önemli bir rol oynamasından dolayı, yöre kadını ineklerini çok sever ve onlara gözü gibi bakardı. Hatta ineklerini evlatlarından ayırmaz, kendisi sofraya oturmadan, hatta çocuklarına yemek vermeden önce ineğinin yemini verirdi.
Araklı’da'de arazi az olmasına rağmen, en önemli ekonomik faaliyet yine tarımdı. Toprak bölünerek 3-8 dekar arası küçük parçalara ayrılmıştı. En büyük arazi işletmeleri 20-30 dekarı nadiren geçerdi. O devirde de 60- 70 derece eğimli arazilerde tarım yapılırdı. Arazilerde dikili olan ağaçlar 15-20 yılda bir kesilir ve yerlerine 5-8 yıl kadar mısır ekilirdi. Arazi mısırı yetiştirmemeye başladığında, tekrar ağaç dikilerek değişimli tarım yapılırdı.
Tarlalara mısır yalnız olarak veya karalahana ve fasulye ile birlikte ekilirdi. Dönüm başına mısır verimi 60-70 kiloyu geçmez, Trabzon’un toplam üretimi ihtiyacının ancak yarısını karşılardı. Geri kalan mısır çoğunlukla Çarşamba'dan getirilirdi. Serenderde kurutulan mısırlar, gerektiğinde koçanlarından ayrılarak tane hâlinde değirmene götürülüp un yapılırdı. Mısır unu yağlı olduğundan fazla dayanmaz, bu nedenle 15 günlük veya en fazla 1 aylık un ihtiyacı bir defada elde edilirdi. İkinci önemli tarla bitkisi fasulye olup, önemli kısmı ihraç edilir, geri kalanı da il içerisinde tüketilirdi.
Dönüşümlü tarım yapmakla ilgili düşünceler, çay tarımının başladığı yıllarda da köylü halkın aklından geçer. Başlangıçta yine ekmek darlığı çekilir korkusu yüzünden mısır ekilen yerlerde çay yetiştirilemez. Ancak kumarlık (fundalık) gibi işe yaramayan topraklardan ekime başlanır. Zamanla çayın güvenilir bir tarım kaynağı olduğu, artık ekmek darlığı çekilmeyeceği inancı yerleşince, tarlalar ve fındıklık veya çayırlar çaylığa dönüştürülür.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yiyecek, özellikle ekmek bulmada büyük sıkıntılar çekilmiştir. Savaş yıllarında mısırın yokluğu yanında fiyatı da yükselmiş, kilosu, o zamanki ölçülere göre 80-85 kuruş gibi, halkın alım gücünü aşan düzeylere çıkmıştır. Yasaklanmış olmasına rağmen fırınlarda ekmeğe patates katıldığı görülmüş, evlerde sık sık patates yenilmesi gerekmiştir. Fakat bir zaman o da bulunamamıştır. Bir ay evine ekmek girmediğini söyleyen bir kişi, tanıdığından patates isterken şöyle der: “Biz ne ise idare ediyoruz. Bir küçük çocuk var. Anasının sütü yok ki versin. Mısır unu olsa gene çocuğa bir şey yapılır. Bari biraz patates ver." (Derleme tarihi: 07.08.1942). Mısır kıtlığı ile ilgili anlatılan başka bir olay da şöyledir: Adamın biri komşusundan mısır ister. Fakat alamaz. Gece aynı kişinin ambarına girer. Elinde kantar vardır. Bir miktar mısırı tartar, çuvala doldurur. Götürürken arkada bıraktığı kâğıda şunları yazar: "Ambarına girdim ama hırsız ya da eşkıya değilim. Şu kadar kilo mısırını aldım. Dışarda mısırın fiyatı şu. Fakat ben daha fazlasını veriyorum. Para direğin dibindedir. Beni arama.” 
Gerek Birinci gerek İkinci Dünya Savaşı sırasında çekilen kıtlığın, özellikle ekmek darlığının etkisi, acı hatıralar hâlinde uzun zaman devam etmiştir. O kadar ki mısır ekimi dışında meyve ve öteki tarım ürünlerine yönelik çalışmalar kınanmıştır. Bir örnek verelim: Çayeli'nin tanınmış kişilerinden biri arazisinde mısır yerine fındık ve mandalina yetiştirir, elde ettiği ürünü satar, kazancını da altına yatırır. Alaman Harbi'nde o mısır, daha doğrusu ekmek darlığı çekildiği sıralarda arazi sahibinin oğlu altınları ortaya döker ve “İşte altınlar, yiyin bakalım” der.
İkinci Dünya Savaşı sırasında halk tuz bulmakta ve satın almakta da güçlüklerle karşılaşıyordu. Tuzun kara okkasının 2 liraya satıldığı günler olmuştur. Bu yüzden, deniz suyundan tuz elde etme yoluna gidilmiştir. Aynı sebeple ineklerin ve sığırların yemlerine deniz suyu dökülürdü. Bunun için deniz suyu doldurulan kaplar sepetle taşınırdı.
Bazı evlere üç ay ekmek girmemiştir. Açlık yüzünden bayılanlar, yatağa düşenler, ölenler olmuştur. Özellikle çocukların hâli perişandır. Bir anne, durum karşısında şöyle feryat eder: “Bir çocuğumu geçen hafta açlıktan gömdüm. Şimdi ikincisi ekmek bekliyor.” (Derleme tarihi: 05.08.1942).
Yokluk dönemlerinde buğday ekmeği de son derece kıymetli idi. O kadar ki hasta ziyaretlerinde götürülecek en iyi hediye buğday ekmeği idi. Yine o zamanlarda buğday ekmeği, mısır ekmeğine katık edilirdi. Köyde oturan bir çocuk, tahin helvası ile beyaz ekmek yani buğday ekmeği yiyebilmek için kasabada çalışan dedesinin yanında kalırdı. O tarihlerde köyde buğday ekmeği yapılırdı ama rengi siyaha çalardı, şehirdeki ekmek kadar beyaz olmazdı. Bu olay 1958 yılında geçer: Bir çocuk babasının verdiği buğday ekmeğini koltuğunun altına koyar, kasabadan ayrılır. Fakat yolda bir adam çocuğun yanına yaklaşır, ekmeği kapar ve gider. Bunun üzerine çocuk geri döner babasının verdiği para ile ikinci kez ekmek alarak eve götürür.
Yokluk zamanlarında insanlar otları yemek zorunda kalmışlardır. Misir rokopisi yaprağı ve kökleri yenen otlar yenilmiştir. Fakat sonraları onlar da bulunamamıştır. Bundan başka pişirilmiş tomarı, ıhlamur, fasulye, lahana, domates, ısırgan, pazı ve lahana olmayan yerlerde fasulye yaprağı yemeğin yerini almıştır. Kaynatılmış fasulye yaprağı ve fasulye suyu verilen çocukların her yanı şişmiştir. Bazen de fasulye kaynatılmış, üzerine süt dökülmek suretiyle yenilmiştir. Ancak bu yemeği yiyen çocukların da yüzleri, elleri, karınları şişmiştir.
Kıtlık yıllarında genellikle fındık ve karayemiş gibi meyvelerle açlık giderilmiştir. Fındık, tok tutsun diye kabuğu ile birlikte öğütülerek yenilmiştir. Ne var ki bu yüzden çocuklar hastalanmıştır. Karayemiş de çokça tüketilirdi. Onun içindir ki pek çoklarının dudakları mor hâle gelirdi. Çünkü karayemiş yenildiği zaman dudaklar mor renge bürünür. Şimdi o dönemlerde yaşanan dikkate değer bir olayı nakledelim. Güneşli bir günde, yeşil bir çayırda bir inek otlamaktadır. Ekmek bulamayan bir kişi bu görüntüyü seyrederken şöyle yakarır: “Yarabbi! Beni yarattın. Ya rızkımı ver yiyeyim ya da beni hayvan yap, otlayayım!"
Geçmiş dönemlerde diğer illerden sebze ve sebzeden üretilen diğer ürünler alınmazdı, yörede yetişenlerle yetinilirdi. Geçim darlığı nedeniyle köylü, ürettiği ürünleri pazarda satmak zorundaydı. Mesela köylerde inek sütünden yağ elde edilir, bu yağa sarı yağ denirdi. Fakat köylü bunun çoğunu satardı. Tükettiği kısmıysa az bir kısmıydı. Yağ tüketiminin azlığından olsa gerek insanlar zayıf, sıska ve soluk benizli olurlardı. Günümüzde ise diğer illerden yağ alınmaktadır.
Çayeli, Pazar ve İyidere'nin dağ yamaçlarında susuz pirinç ziraatı yapılır, yerli bezlerin dokunduğu kendir ekilir, soya fasulyesi, az miktarda patates, buğday, arpa ve çavdar tarımı yapılırdı. Aslında daha çok şıra yapmak için uygun olan kokulu siyah üzümden ve yabani Trabzon hurmasından pekmez yapılırdı. Derepazarı'nda sirke üretilir ve bunun ticareti yapılırdı. Yörede yeterli elma bulunduğu düşüncesi ile bir Çek firması tarafından 1938'de Pazar ilçesinde bir elma kurutma fabrikası yapılmış fakat elmanın az ve kalitesinin düşük olduğu gerekçesiyle kapanmıştır. 1942 yılında bu fabrika Ziraat İşletmelerine devredilmiştir.
Bazı kimseler ise geçimlerini yine tarımla ilişkili bir yerden temin ederlerdi. Bu, fide yetiştirip satmaktı. Yukarı köylerden ceviz, kestane ağaçları, satmak için sırtta taşınarak kasabaya getirilirdi. Bu konuda şöyle bir olay anlatılır: 1929 yılında Çayeli'ne gezici bir tiyatro takımı gelir. Günlerden hafta günüdür. Âşıklar köyünden yaşlı bir adam, sırtında taşıyarak köyden kasabaya getirdiği kestane ağacını 80 kuruşa satar. Bu sırada tiyatro çığırtkanının sesini duyar, dayanamaz, elindeki 80 kuruşu vererek içeri girer. Oyunu seyredip de dışarı çıkınca bir ahbabından 50 kuruş ister. O para ile de gaz ve tuz alarak evine gider.
1920'li yıllarda mısır koçanlarının yapraklarını kullanarak hasır iskemle örücülüğü işi bulunmuş ve yörede gelişmiştir. 1940'lı yıllarda dükkânlarda 30'dan fazla işçi çalışarak pratik iskemle, sehpa gibi işler yapmakta, evlerde de kadınlar mısır koçanlarının kabuklarını soyup kuruttuktan ve ördükten sonra bu dükkânlara satmaktaydılar. Dükkâncılar önce bu örgü şeritlerini kükürt gazına tutarak ağartmakta ve sonra iskemle, masa, sehpa yapmaktaydılar. Sonuç olarak Doğu Karadeniz insanı bu yılları yokluk ve açlık içinde geçirmiştir.

Seyfullah AksoySeyfullah Aksoy