Ömer, bir zamanlar evinden çıkıp dere kıyılarına kadar yürümüş; suyun izini takip ederek denizle buluştuğu ilçeye kadar varmıştı. O yolculukta hayatın küçük ama öğretici ayrıntılarını öğrenmiş, dünyayı ilk kez kendi gözleriyle tartmaya başlamıştı.
Şimdi ise evinden pek uzaklaşmıyordu. Yakın çevresinde, akrabalarıyla iç içe, aynı toprağın üzerinde kök salmış bir hayatı paylaşıyordu. Küçük evlerinin hemen yanında benzer bir ev, onun yanında biraz daha geniş bir başka ev yükseliyor; biraz ileride ise babasının eski dostunun evi duruyordu. Hepsi birlikte, sessiz ama birbirine sıkı sıkıya bağlı bir dünyanın parçalarıydı.
Ortak Bir Kaderin Haneleri
Ömer’in yaşadığı yer, sadece evlerin yan yana dizildiği bir alan değildi; adeta bir fındık ağacının kökleri gibi birbirine dolanmış hayatların toplamıydı. Her ev, kendi hikâyesini fısıldayan birer hatıraydı.
Yanlarındaki küçük evde, yaşlı akrabaları Hamza ile Almanya’ya çalışmaya giden oğlunun eşi Hatice Hala ve çocukları yaşardı. Hatice Hala, gün doğmadan tarlaya iner, akşam olana kadar toprağı elleriyle yoğururdu. Onun evinden yükselen taze mısır ekmeği kokusu, Ömer için sabahın ilk habercisiydi.
Biraz yukarıdaki ahşap ev ise Yusuf Dayı’nındı. Kalabalık, canlı ve sohbet dolu bir haneydi orası. Akşamları gaz lambasının loş ışığında toplanılır; fındık hasadı, yayla haberleri ve geçmiş günlerin anıları konuşulurdu.
Daha ilerideki evde yaşayan Hacı Dayı ise sessiz bir adamdı. Ömer ne zaman o evin önünden geçse, ihtiyar adam başıyla selam verir, sanki Ömer’in dere boyu yaptığı o uzun yolculuğun sırrını biliyormuş gibi gülümserdi.
Zamanın Akışı ve Toprağın Ritmi
Bu vadide zaman, saatlerle değil, doğanın nefesiyle ölçülürdü.
Sabahlar, derenin sesiyle başlar; gün, mısır fidelerinin arasındaki yabani otları temizlemekle devam ederdi. Öğle vakti, fındık ocaklarının gölgesinde yenilen bir parça ekmek ve peynirle soluklanılırdı. Akşam olunca evlerin önünde küçük ateşler yakılır, dumanın kokusu bahçelere sinerdi.
Geceleri ise uzaktan gelen bir ses bu düzeni bozar gibi olurdu: radyodan yükselen şarkılar.
İçsel Bir Yolculuk
Ömer, ilçede gördüğü o “başka hayatı” geride bırakmıştı belki; ama içinde yanan merak ateşi sönmemişti.
Her akşam gözleri yine dereye takılırdı. Ona göre bu dere, yalnızca akan bir su değil; ulaşamadığı yerlere haber taşıyan bir ulaktı. Bu küçük dünya, dışarıdan bakıldığında dar görünebilirdi; oysa Ömer için her fındık dalı, her selam, hayatın büyük sırrının bir parçasıydı.
Babası bir keresinde,
“İnsan gitmekle öğrenir,” demişti.
Ömer gitmişti…
Şimdi ise kalmanın, kök salmanın ve sessizce büyümenin ne demek olduğunu öğreniyordu.
Görünmez Dünyaların Sesi: Pilli Radyo
Akşamları, Hacı Dayı’nın büyük oğulları pilli radyoyu evin önüne çıkarırdı. Elektriğin olmadığı bu vadide, o cızırtılı sesler başka bir dünyanın kapısını aralardı.
Ömer sundurmada oturur, kulaklarını o yöne verirdi. Bazen radyonun sesi, derenin uğultusunu bile bastırırdı. Hiç görmediği şehirlerin isimlerini duyar, tanımadığı insanların hayatlarına tanıklık ederdi.
O anlarda anlardı: Dünya, bu vadiden ibaret değildi.
Hasretin Adı: Almanya
Hatice Hala’nın hayatı ise bekleyişten ibaretti. Almanya’daki eşinden gelecek bir mektup ya da paket, tüm mahalle için bayram demekti.
“Orada yollar cam gibiymiş Ömer,” derdi bazen. “Sular musluktan akarmış…”
Ömer o sözleri dinler, dere boyu gördüğü yolu hatırlar; sonra hayal kurardı:
Acaba o cam gibi yolların yanında akan sular da böyle hırçın mıydı?
Gece Sohbetleri
Yusuf Dayı’nın evi, geceleri mahallenin kalbine dönüşürdü. Gaz lambasının sarı ışığında toplanan büyükler konuşurken, Ömer bir köşede sessizce dinlerdi.
Fındığın bereketi, yağmurun zamanı, yayla yolları, eski mücadeleler…
Bu hikâyeler, Ömer’in zihninde ilçedeki dükkânlardan çok daha büyük yer kaplardı.
Derenin Şahitliği
Gece çöktüğünde herkes evine çekilir, geriye yalnızca o kadim ses kalırdı: dere.
Ömer yatağına uzanır, tahta duvarların arasından süzülen uğultuyu dinlerdi. Dağların kalbinden kopup denize koşan bu su, aslında onun kendi ruhuydu.
Bir yanı toprağa bağlıydı, kök salmak istiyordu.
Diğer yanı ise akmak, gitmek ve denize kavuşmak…
Artık biliyordu:
Hayat sadece gitmek değil, bazen durup dünyayı dinleyebilmektir.
Derenin Sesiyle Büyüyen Ömer
Trabzon’un doğu ilçelerinden birinde; elektriğin ve yolun henüz uğramadığı, fındık ve mısır bahçeleriyle çevrili bir vadide, güneyden kuzeye akıp giden derenin uğultusuyla büyüyen Ömer’in hikâyesi sürüyordu.
Seyfullah Aksoy





























