TURİZM
Giriş Tarihi : 12-04-2026 18:18   Güncelleme : 13-04-2026 15:10

Büyük Derenin Ötesi: Bir Büyüme Yolculuğu

Doğu Karadeniz’in sarp coğrafyasında, dağların ve coşkulu derelerin arasında büyüyen Ömer’in çocukluktan olgunluğa geçiş hikâyesidir. Okuma yazmayı yeni öğrenen Ömer’in dünyası; hayal kurduğu dere kenarı, emeği öğrendiği çamurlu yollar ve vicdanıyla yüzleştiği olaylar arasında şekillenir. Hikâye boyunca Ömer; dayanışmanın gücünü, yetişkin dünyasının adaletsizliğini, dürüst kalmanın zorluğunu ve telafisi olmayan hataların ağırlığını yaşayarak öğrenir. Doğanın hırçınlığına ve hayatın sertliğine rağmen, kendi yolunu dürüstlük ve farkındalıkla çizmeye karar veren bir çocuğun içsel büyüme sürecini anlatır.

Büyük Derenin Ötesi: Bir Büyüme Yolculuğu

Büyük Derenin Ötesi

Doğu Karadeniz’in doğusunda, dağların denize doğru eğildiği, derelerin güneyden kuzeye akıp Karadeniz’le buluştuğu vadilerde hayat, kendi ritmiyle sürüp gidiyordu. Bu vadilerde zaman bazen hızlı akar, bazen de sisin içinde kaybolur gibi yavaşlardı.

Ömer, bu vadilerden birinde, dağın yamacına tutunmuş küçük bir köyde yaşıyordu. Henüz küçüktü ama artık okuyup yazabiliyordu. Bu onun için yalnızca harfleri öğrenmek değil, dünyayı anlamaya açılan bir kapıydı.

Okulda öğrendikleri, zihninde yeni sorular doğuruyordu. Öğretmeni ona haritalardan, şehirlerden, uzak denizlerden bahsettikçe Ömer’in içindeki merak büyüyordu. Ama onun dünyası şimdilik sınırlıydı. Gidebildiği en uzak yer, evinden yaklaşık bir-iki kilometre ötede, köyün altından akan büyük derenin kenarıydı.

Her sabah, evinin bulunduğu küçük dağın ortasından aşağı doğru inerdi. İniş kolaydı. Ayakları toprağa alışkındı, patikayı ezbere bilirdi. Ağaçların arasından süzülen ışıkla birlikte dereye ulaşmak, ona bir keşif yolculuğu gibi gelirdi.

Ama dönüş…
Dönüş hep zordu.

Yokuş dikti. Nefesi kesilir, bacakları titrerdi. Bazen durup arkasına bakardı. Aşağıda akan dereyi izlerdi. O dere, hiç durmadan akıyordu. Sanki bir yere yetişir gibi, kararlı ve hızlı.

Ömer bir gün derenin kenarında otururken defterini çıkardı. Yazmayı yeni öğrenmişti ama yazdıkları ona çok şey anlatıyordu. Küçük harflerle şunu yazdı:

“Dere hep aşağı gidiyor. Ben hep yukarı çıkıyorum.”

Sonra düşündü. Öğretmeni bir gün “Dünya büyük, ama öğrenmek isteyen için yollar açıktır” demişti.

Ömer başını kaldırıp derenin akışını izledi.
“Acaba bu dere nereye gidiyor?” diye mırıldandı.

Cevabı biliyordu aslında: Karadeniz’e.

Ama onun için bu sadece bir bilgi değildi. Bir hayaldi. Dereyi takip ederse belki o da denizi görebilirdi. Belki kitaplarda gördüğü o uçsuz bucaksız maviliğe ulaşabilirdi.

O gün, ilk kez köyünden daha ötesini hayal etti.

Akşam eve dönerken yine zorlandı. Yokuş her zamanki gibi dikti. Ama bu kez içinde farklı bir his vardı. Sanki her adımda biraz daha güçleniyordu.

Kapının önüne geldiğinde annesi seslendi:
“Yoruldun mu yine Ömer?”

Ömer gülümsedi.
“Biraz… ama alışıyorum.”

İçeri girerken bir kez daha dönüp aşağı baktı. Dere, akmaya devam ediyordu.

Ve Ömer artık biliyordu:
Bir gün, o dereyi takip edecek.
Ve o büyük suyun, denize kavuştuğu yeri kendi gözleriyle görecekti.

Yolun Bekçileri

Ömer’in evinin hemen önünden geçen küçük ırmak, ince bir çizgi gibi kıvrıla kıvrıla vadi tabanındaki büyük dereye ulaşırdı. Bu ırmak, sadece su taşımıyordu; yağmurla birlikte dağdan kopan taşları, dalları, toprağı da sürükleyip getirirdi.

Irmağın hemen yanında ise ilçeden yaylaya uzanan bozuk bir araç yolu vardı. Yazın tozlu, kışın çamurlu olan bu yol, köyün dış dünyayla tek bağlantısıydı.

Yağmurlar bastırdığında her şey değişirdi.

Gökyüzü kararıp yağmur hızlandıkça, küçük ırmak hırçınlaşır, sakin akışı bir anda kudurmuş gibi kabarırdı. Dağdan kopan molozlar, taşlar ve ağaç parçaları yolu kapatır, geçit vermez hale getirirdi.

Böyle zamanlarda köy adeta kendi başına kalırdı.

Karayolları ekiplerinin gelmesi bazen saatler, bazen günler sürerdi. Ama o süre içinde hayat durmazdı. İşte o zaman devreye köyün çocukları ve gençleri girerdi.

Ömer de artık onların arasındaydı.

Eline bir kürek ya da kalınca bir sopa alır, diğerleriyle birlikte yolun başına giderdi. Büyükler taşları kenara çekerken, çocuklar daha küçük parçaları temizlerdi. Kimi zaman çamura bata çıka, kimi zaman ıslanmış ayakkabılarla saatlerce uğraşırlardı.

Ama kimse şikâyet etmezdi.

Çünkü bilirlerdi: Bu yol açılmazsa kimse geçemezdi.

Bir gün yine yağmur sonrası yol kapanmıştı. Sabah erkenden toplanan gençler, taşları tek tek kaldırmaya başlamıştı. Ömer de var gücüyle çalışıyordu. Ellerine çamur bulaşmış, nefesi hızlanmıştı ama yüzünde garip bir gurur vardı.

Bir süre sonra uzaktan bir motor sesi duyuldu.

Yoldan geçmeye çalışan bir kamyonet, açılan yolu görünce yavaşladı. Şoför camı açıp gülümsedi.

“Helal size!” diye seslendi.

Araç dikkatlice ilerlerken, şoför cebinden çıkardığı birkaç banknotu uzattı. Çocuklar önce çekindi, sonra içlerinden biri aldı. Para elden ele dolaştı, en sonunda hepsi arasında paylaşıldı.

Ömer ilk kez kendi emeğiyle kazandığı parayı eline almıştı.

Küçüktü belki ama o an kendini büyümüş gibi hissetti.

Ama asıl önemli olan para değildi.

O gün Ömer şunu fark etti:
Birlikte çalışınca, en zor yollar bile açılıyordu.

Akşamüstü yağmur yeniden çiselemeye başladı. Irmak yine akıyordu. Ama bu kez Ömer, o suyun getirdiği zorluklardan korkmuyordu.

Çünkü artık biliyordu
O yol kapanırsa, açacak eller vardı.

Ve o ellerden biri de kendisinindi.

Taşın Sesi

O gün kazandıkları paranın verdiği sevinçle Ömer, köyün aşağısındaki bakkala uğramıştı. Camı buğulu, rafları eski ama içi hep tanıdık kokan o küçük dükkândan bir çeyrek ekmek ve bir domates aldı.

Yanında bu kez kardeşi Halit vardı. Kendisinden üç yaş küçüktü. Gözleri meraklı, hareketleri aceleciydi. Ömer ona abilik taslar gibi davranıyor, bir yandan da göz kulak olmaya çalışıyordu.

İkisi birlikte dere kenarına indiler.

Suyun sesi, taşlara çarpıp yankılanıyordu. Ekmeklerini bölüştüler. Domatesi ortadan ikiye ayırdılar. Tuz yoktu ama açlık her şeyi lezzetli kılıyordu. İştahla yediler.

Sonra oturup yolu izlemeye başladılar.

Arada bir araç geçerdi. Kamyonetler, eski arabalar… Her biri başka bir hikâye getirir gibi geçip giderdi. Ömer için bu yol, dünyaya açılan bir pencereydi.

Tam o sırada, beklenmedik bir şey oldu.

Halit, eline aldığı küçük bir taşı bir anlık hevesle yola doğru fırlattı.

Ömer “Yapma!” demeye kalmadan—

Tak!

Taş, o sırada geçen bir otomobilin kaputuna sert bir şekilde çarptı.

İkisi de donup kaldı.

Araba birkaç metre ileride durdu. Kapı hızla açıldı. İçinden çıkan adam etrafına bakındı, sonra gözlerini doğrudan Halit’e dikti.

“Seni gördüm!” diye bağırdı.

Halit’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi.

Adam hızla yanlarına doğru yürüdü.
“Seni jandarmaya vereceğim! Ne yaptığının farkında mısın sen?” diye sert sert konuşmaya başladı.

Halit’in dudakları titredi. Gözleri doldu. Bir adım geri attı.

“Ben… ben…” diyebildi sadece.

Sonra ağlamaya başladı.

Ama adam durmadı.

Tam tersine, Halit ağladıkça sözlerini daha da sertleştirdi.
“Bak şimdi ne olacak gör! Babanı da çağıracağım! Hepinizi götüreceğim!” dedi.

Ömer araya girmek istedi ama sesi çıkmadı. İçinde bir sıkışma, bir korku büyüyordu.

Halit artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

Ve o an, tuhaf bir şey oldu.

Adam bir anda gülmeye başladı.

Önce hafif, sonra daha yüksek sesle…
Halit’in korkusu büyüdükçe, adamın kahkahası da büyüyordu.

Sanki olan biten bir oyunmuş gibi.

Sonra elini sallayıp arkasını döndü.
Hiçbir şey olmamış gibi arabasına bindi ve gitti.

Tozlu yol tekrar sessizliğe büründü.

Halit’in ağlaması bir süre daha devam etti. Ömer yavaşça yanına yaklaştı. Omzuna dokundu.

“Geçti…” dedi kısık bir sesle.
“Bir şey olmadı…”

Ama aslında bir şey olmuştu.

 

O gün Ömer, ilk kez bir büyüğün gücünü korkutmak için kullandığını gördü.
Halit ise ilk kez yaptığı küçük bir hatanın bu kadar büyük bir korkuya dönüşebileceğini hissetti.

Dere akmaya devam ediyordu.

Ama o gün, suyun sesi bile biraz daha sert geliyordu.

Yolun Gölgesi

Ömer ve Halit için yol, bazen umut, bazen korku, bazen de sadece geçen arabaları izledikleri bir yerdi. Ama o yolun bir de görünmeyen, kimsenin açık açık konuşmadığı başka bir yüzü vardı.

Köyde kendilerinden daha büyük, daha gözü kara çocuklar da vardı.

Onlar, yağmurdan sonra yolu açanlar gibi değildi. Ne kürek tutar, ne taş kaldırırlardı. Onların gözü, yoldan geçen kamyonlardaydı.

Özellikle yokuşu ağır ağır çıkan, motoru homurdanarak ilerleyen kamyonlar…

İşte o anları kollarlardı.

Kamyon hızını iyice düşürdüğünde, arkadan sessizce yaklaşır, kasasına tutunur, bir anda kendilerini yukarı atarlardı. Kalpleri hızlı hızlı atar, gözleri etrafa bakınırdı. Bir yandan da elleri çabuk çalışırdı.

Kasada ne varsa…
Meyve kasaları, çuvallar, bazen kutular…

Ne bulurlarsa alır, hemen aşağı atlar, çalılıkların arasına karışırlardı.

Sonra o aldıklarını, köydeki bazı bakkallara götürürlerdi.
Kimse açık açık sormazdı nereden geldiğini.
Kimse açık açık konuşmazdı.

Ama herkes bilirdi.

Ömer de biliyordu.

Bir gün dere kenarında otururken, o çocuklardan birini gördü. Elinde bir kasa portakal vardı. Yüzünde garip bir özgüven, ama bir o kadar da sertlik…

Ömer’in yanından geçerken göz göze geldiler.
Çocuk hafifçe gülümsedi.

“İster misin?” dedi, kasadan bir portakal uzatarak.

Ömer bir an duraksadı.
Elini uzatacak gibi oldu… sonra çekti.

“Yok…” dedi.

Çocuk omuz silkti, yürüyüp gitti.

Halit merakla sordu:
“Niye almadın?”

Ömer dereye baktı. Su yine akıyordu.
“Bizim değil…” dedi sadece.

O gün Ömer bir şey daha öğrendi.
Aynı köyde büyüyen çocuklar, aynı yolu paylaşsalar da herkes aynı yolu seçmiyordu.

Kimi yolu açıyordu,
kimi ise yolun karanlığında kayboluyordu.

Akşam güneşi dağın arkasına doğru çekilirken, yol yine sessizleşti.

Ama Ömer’in içinde bir karar vardı artık:
O, o yolun gölgesinde değil…
ışığında yürümek istiyordu.

Kement

Ömer son zamanlarda evde kaldıkça yeni bir dünya keşfetmişti. Ağabeyinin eski sandıkta sakladığı çizgi romanlar…
Tommiks, Teksas ve Zagor…

Sayfaları çevirdikçe kendini bambaşka diyarlarda buluyordu. Kovboylar at koşturuyor, kement atıyor, vahşi doğada hayatta kalıyordu. Ömer için bunlar sadece hikâye değildi; hayranlıkla izlediği birer güç gösterisiydi.

Bir gün, evlerinin mutfak gibi kullanılan bölümünde duvarda asılı kalın ip dikkatini çekti.
Annesi o ipi, ayrandan yaptığı minzileri süzülsün diye asmak için kullanıyordu.

Ömer ipi aldı.

Kafasında tek bir şey vardı:
Kement yapmak.

İpi düğümledi, halkasını oluşturdu. Sonra kovboylar gibi döndürmeye başladı. Sağa sola atıyor, kendince prova yapıyordu. Her savuruşta biraz daha hevesleniyordu.

Tam o sırada gözü köşeye ilişti.

Kedi…

O yaramaz kedi yine gelmişti. Annesinin duvara astığı minzilere zarar veriyordu. Ömer’in içinde bir anlık öfke ve heyecan birleşti.

Kapıyı kapattı.

“Elimden kaçamaz…” diye geçirdi içinden.

Kementi savurdu.

Ve o an…
ip tam kedinin boynuna geçti.

Ömer bir an dondu. Sonra refleksle ipi çekti.
Kedi çırpınmaya başladı.

Ama işler çizgi romanlardaki gibi değildi.

Kedi ipten kurtulmaya çalışırken Ömer’in elini tırmaladı. Acı canını yaktı. Panikledi. Ne yaptıysa ipi çözemedı.

Kalbi hızla çarpıyordu.

Koşarak dışarı çıktı. Babası evin önünde odun kırıyordu.

“Baba…” dedi nefes nefese.
Durumu anlatınca babasının yüzü sertleşti.

“Eğer o ipin başına bir şey gelirse… o zaman görürsün!” dedi.

Ömer’in korkusu ikiye katlandı.

Aklına bir fikir geldi.
Koşup içeri girdi. İpin ucunu kapının koluna bağladı. Sonra kapıyı açtı.

Kedi can havliyle dışarı fırladı.

İp gerildi.

Bir anda koparak kapının kolundan kurtuldu ve kedi, boynunda ip parçasıyla komşunun evine doğru kaçtı.

Ömer arkasından koştu.
Ama yetişemedi.

Kedi damın üzerine çıktı.
Oradan saçak altındaki küçük bir deliğe girmeye çalıştı.

Tam o anda—
ip aşağı düştü.

Ömer hızla ipi yakaladı.
Çekmeye başladı.

Ama ip gelmiyordu.

Kedi deliğe sıkışmıştı.

Bir süre çekiş sürdü…
Sonra hareket kesildi.

Sessizlik.

İpin ucu hâlâ damdaydı.

Ömer, ne olur ne olmaz diye ipi aşağıdaki elma ağacına bağladı. Komşudan izin alıp dama çıktı.

Ve gördüğü manzara…

Onu olduğu yere çiviledi.

Kedi hareketsizdi.
Boynundaki ip sıkılmıştı.

Ölmüştü.

Ömer’in elleri titredi.
İpi çözdü… ama artık çok geçti.

O an içinde bir şey kırıldı.

Çizgi romanlardaki oyun, gerçek hayatta bir cana mal olmuştu.

Aşağı indiğinde dünya eskisi gibi değildi.
Dere yine akıyordu.
Yol yine oradaydı.
Ama Ömer’in içindeki çocuk, o gün biraz değişmişti.

O günden sonra ne zaman bir ip görse…
ne zaman bir kedi sesi duysa…

İçinde aynı duygu yankılanıyordu:

Pişmanlık.

Ve ilk kez anladı—
Bazı oyunların geri dönüşü yoktu.

 

 

Seyfullah AksoySeyfullah Aksoy