TURİZM
Giriş Tarihi : 12-03-2026 16:32   Güncelleme : 12-03-2026 18:08

Bir Neslin Ayak İzleri

Yusuf’un hikâyesi, aslında Türkiye’nin bir döneminin özeti. Patika yolların sadece köyleri değil, hayalleri de birbirine bağladığı o yıllarda, 25 Şubat Ortaokulu bir binadan fazlasıymış; vadi çocukları için cehalete karşı çekilmiş bir set, istikbalin kapısıymış.

Bir Neslin Ayak İzleri

Güneşin altın parmakları henüz Karadere Vadisi’nin derin yarıklarına süzülmemiş, sisli yamaçların uykusunu bölmemişti.
Yusuf, anasının akşamın alacasında dualarla hazırladığı çıkınını göğsüne bastırıp eşikten dışarı adımını attığında gökyüzü hâlâ kandil kandil yanan yıldızların hükmündeydi. Çıkının içinde lahana yaprağına sarılmış tereyağı ve minzi vardı.
O yıllarda “Kar yağdı, bugün okula gitmeyelim” diye bir şey yoktu. Metreyi bulan kar olsa bile çocuklar yine yollara dökülürdü.
Uzak köylerden Bifera’ya doğru kıvrılan o incecik, sıska patikaya düştüğünde yalnız olmadığını biliyordu. Karşı yamaçlara baktığında karanlığın bağrında meşale gibi titreyen birkaç gaz lambasının ışığını ve ardından uçurumlara doğru süzülen onlarca sessiz karaltıyı gördü.
Her sabah olduğu gibi
“Karadere’nin karıncaları”
istikbalin kokusunu almış, yola koyulmuştu.
Kilometrelerce uzanan taşlı yollar…
Yorgunluğun eşiğindeki dizler…
Ama her adımda yeniden filizlenen bir yarın sevdası…
Yusuf ve arkadaşları şafağın ilk soluğuyla birlikte Bifera Hanları’nın kendine has, kadim uğultusuna vardılar.
Hanların Bağrında Bir İlim Yuvası
25 Şubat Ortaokulu
Bifera’ya ulaştıklarında vadi çoktan uyanmıştı.
Suyun ve insanın sesi birbirine karışıyordu.
Araklı’nın tozlu yollarından süzülüp gelen minibüslerin sabırsız korna sesleri, Karadere’nin kayaları döven coşkun şırıltısına karışıyordu.
Yusuf başını kaldırıp tabelaya baktı:
“25 Şubat Ortaokulu”
Adını Araklı’nın hürriyet gününden alan bu mütevazı okul, vaktiyle rızkın peşindeki dükkânların şimdi zihinleri besleyen sınıflara dönüştüğü bir ilim yuvasıydı. Bahçesi yoktu belki, ama içinde gökyüzü kadar geniş hayaller vardı.
Ders sırasında pencerenin hemen yanı başından geçen kamyonların metalik gürültüsü sınıfa dolardı. Bir yandan da Karadere’nin hiç dinmeyen vahşi uğultusu…
Yusuf, dışarıdaki hayatın gürültüsü ile içerideki bilginin sessizliği arasında gidip gelen öğretmeninin sesine tutunurdu.
Okulun hemen yanı başındaki caminin minaresinden süzülen gölge, öğleye doğru binanın üzerine bir şefkat eli gibi inerdi.
Caminin altında, zamanın ve efkârın bir nişanesi gibi toplanan, yöre diliyle Tekel birası içenlerin bıraktığı şişeler ise çocuk zihninde hayatın tuhaf tezatlarını fısıldayan birer cam dağı gibi ışıldardı.

Öğle Mevsimi
Fırının Sıcak Nefesi

Öğle ezanı vadinin yankılarıyla buluştuğunda Bifera Hanları’nın köprü başındaki o hareketli meydanı bir bayram yerine dönerdi.
Yusuf ve arkadaşları için günün en güzel vakti gelmişti.
Yusuf çıkınını açtı.
Anasının sütün saf cevherinden yaptığı kar beyazı minzi…
Bir de altın sarısı taze tereyağı…
Onlar için bu bir hazineydi.
Doğruca fırına koştular.
Odun ateşiyle yanan taş fırının sıcak nefesi kapıdan dışarı taşıyordu.
Fırıncı çocukların getirdiği bu emanetleri alır, dumanı tüten pidelerin ve Trabzon yağlılarının ortasına bir mühür gibi yerleştirirdi.
O pidenin taş fırından çıkmasını beklemek Yusuf için dünyanın en uzun ama en lezzetli bekleyişiydi.
Nihayet sıcak pideyi avuçladığında tereyağının minziyle buluştuğu o koku yükselirdi.
Sabaha karşı arşınlanan bütün yolların yorgunluğu bir anda silinirdi.

Vadinin Küçük Başkenti
Bifera

Pidesinden ilk lokmasını alırken Yusuf etrafına bir seyyahın merakıyla bakardı.
Bifera yalnızca bir geçit değildi.
Karadere’nin küçük başkentiydi.
Bakkalların önünde köylülerin ağır ağır süren pazarlıkları…
Berber çıraklarının telaşlı adımları…
Radyo tamircisinden yükselen yanık bir kemençe havası…
Saatçinin dükkânında tiktaklayan zaman…
Fırının üstündeki daracık odalarda konaklayan yolcular…
Dişçi, postane memuru, jandarma karakolu…
Demirci ve bakırcı ustaları…
Her biri bu hanlara ayrı bir ruh üflüyordu.
Karşı kıyıda Pervane köyünün okulundan gelen çocuk cıvıltıları Karadere’nin üzerinden uçar gibi Bifera’ya ulaşırdı.
Bifera;
her zanaatın terine,
her insanın sesine,
her taşın hafızasına ev sahipliği yapan büyük bir yaşam dokusuydu.

Eve Dönüş
Bir Devrin İzinde

Güneş vadinin öte yakasına devrilip okul dağıldığında Yusuf yine o sıska, dik patikaya vurdu kendini.
Bu kez yokuşlar daha dikti.
Adımlar daha ağırdı.
Ama gönlü daha toktu.
Arkasına dönüp vadiye baktığında Bifera Hanları’nın cılız ışıkları karanlıkta birer inci tanesi gibi parlıyordu.
Hurafelerle anılan İstanbaz Irmağı’nı ise her geçişinde içinde küçük bir tedirginlik olurdu.
Karadere Vadisi’nin o en bereketli, en insancıl yıllarında;
60’lı, 70’li ve 80’li yılların o saf zamanlarında, bir çift kara lastik ayakkabıyla yürünerek kat edilen o yollar aslında yalnız bir çocuğun değil, bir milletin sessiz büyüme hikâyesiydi.
Yusuf yürüdükçe arkasında fırın kokusunu, suyun uğultusunu ve demirci dükkânından yükselen çekiç seslerini bıraktı.
Ama biliyordu ki…
Yarın şafakla birlikte
Karadere’nin karıncaları
o patikalarda yeniden umudu adımlayacaklardı.

Seyfullah AksoySeyfullah Aksoy