Karadeniz’in doğusunda, dağların denize doğru dikildiği bir coğrafya vardır.
Yolların az, patikaların çok olduğu…
Suların ise hiç susmadığı bir yer.
Burası Trabzon’un doğu ilçelerinden biri…
Muhtemelen Araklı taraflarında küçük bir köy.
Bundan kırk, belki elli yıl önce…
O zamanlar köylerde hayat zordu.
Evler dağların yamacına serpilmişti.
Su çoğu zaman dereydi…
Yol ise sadece insanların ayak izlerinden oluşan dar patikalar.
Bu köyde yaşayan kalabalık ailelerden birinin ortanca çocuğu Ahmet’ti.
Dört erkek, üç kız kardeş…
Anne ve baba ile birlikte tam on kişilik bir aile.
Yoksulluk onların günlük hayatının bir parçasıydı.
Babası yaz aylarında çay fabrikasında çalışırdı.
Günlerce evden uzak kalır, kazandığı birkaç kuruşla ailesini ayakta tutmaya çalışırdı.
Annesi ise sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı.
Önce ev işleri…
Sonra ahırdaki inekler…
Ardından tarlalar.
Mısır, fasulye, patates…
Kışın sofraya gelecek ne varsa, hepsi o topraktan çıkardı.
Bir de fındık bahçesi vardı.
Yaz boyunca bakımı yapılır, sonbaharda toplanır ve kurutulurdu.
Ahmet o yıl ilkokula yeni başlamıştı.
Köyün yamacındaki küçük okulda…
Eylül ayında başlayan okul, ertesi yıl 23 Nisan’dan sonra kapanırdı.
Ahmet artık ikinci sınıfa geçmişti.
Yaz yaklaşıyordu.
Karadeniz köylerinde yaz demek…
Çocuklar için özgürlük demektir.
Dere kenarında oyunlar, taş sektirmeler, yüzmeler…
Ama Mayıs ayı aynı zamanda başka bir şey daha demektir.
Dağların tepesindeki karlar erir.
Ve küçük dereler bir anda azgın sulara dönüşür.
Bazen öyle taşarlar ki…
Önlerine çıkan ağaçları, dalları, hatta koca kütükleri bile sürükleyerek Karadeniz’e götürürler.
Bir Mayıs günü…
Ahmet ve arkadaşları yine dere kenarında oynuyordu.
Su o gün her zamankinden daha güçlü akıyordu.
Köpüren sular, taşlara çarpa çarpa ilerliyordu.
Ahmet dere kenarındaki büyük bir kayanın üzerine çıktı.
Belki suyu daha yakından görmek istemişti.
Ama kaya ıslaktı…
Ve bir anda ayağı kaydı.
Bir çığlık duyuldu.
Ahmet azgın suya düştü.
Arkadaşları kıyıda donup kalmıştı.
Küçük gözleriyle sadece onun sürüklenişini izleyebildiler.
Bir an göründü…
Sonra bulanık suyun içinde kayboldu.
Dere onu alıp götürdü.
O gün köyde hayat durdu.
Herkes dere boyunca aramaya çıktı.
Köprü altları, kıyılar, taşların arası…
Ahmet’in düştüğü yerden Karadeniz’e kadar her yer arandı.
Ama dere sırlarını hemen vermez.
Haftalar sonra…
Ahmet’in küçük bedeni bulundu.
O gün köyde derin bir sessizlik vardı.
Annesinin feryadı vadide yankılanırken…
Karadeniz’in hırçın suları akmaya devam ediyordu.
Aradan yıllar geçti.
Köye yollar geldi.
Hayat değişti.
Ama Ahmet’in adı o evde hiç unutulmadı.
Bugün bile ailesi onu hatırladığında gözyaşlarını tutamaz.
Çünkü bazı çocukluklar büyüyemez.
Ve bazı hikâyeler…
Bir dere gibi akıp gitse de, insanların kalbinde sonsuza kadar kalır.






























