1970’li yılların başıydı. Trabzon’un dağları henüz yollarla tam yarılmamış, köylerin birbirine ulaşması çoğu zaman patikalara bırakılmıştı. Bizim köyde okul yakındaki mahalledeydi. Bu yüzden kendimizi şanslı sayardık. Yine de sabahın erken saatlerinde evden çıkıp patika yoldan 700–800 metre yürümek gerekiyordu. Ama karşı dağlardan gelen çocukları düşününce, bu mesafe bize neredeyse kapı komşusu kadar yakın gelirdi.
Sabahları bazen evin önünde durup karşı yamaca bakardım. Sis henüz dağların omzundan çekilmemiş olurdu. Tam o sırada, uzaktaki köylerden çıkan çocuklar görünmeye başlardı. Dik yamaçlardan aşağı doğru inen o küçük siluetler, uzaktan bakınca siyah karıncalar gibi sıralanırdı.
Onları izlerken saate bakmaya hiç gerek kalmazdı. Çünkü biliyorduk ki onlar daha dereye inecek, sonra tekrar yokuşları tırmanıp bizim taraftaki okula ulaşacaklardı. Aralarında sınıf arkadaşlarım da vardı. Bizden çok önce yola çıkmış, çok daha uzun yollar yürümüş çocuklar…
Okulun önünde toplanmaya başladığımızda öğretmenimiz de bizim gibi patikalardan yürüyerek gelirdi. Köyde o yıllarda sadece dere boyundan geçen bir araba yolu vardı. Sonraları köye yeni bir yol yapıldı ama okul bu yoldan uzun süre yararlanamadı. Bazı toprak sahipleri arazilerinden yol geçmesini istememişti. Yol, okuldan uzak bir yerden dolaşmıştı.
Okul binası köylülerin alın teriyle yapılmıştı. Hanlardan atlarla, eşeklerle ve insanların sırtında taşınan taşlarla, kerestelerle yükselmişti. Civar köylerin çocukları da bizimle birlikte o, okulda okurdu.
Binanın arka tarafında müdürün küçük lojmanı vardı. Hemen yanında Bakkal dükkânı… Biraz ileride ise kokusu uzaktan hissedilen tuvalet. Tuvaletin arkasında da odunluk bulunurdu.
Kış günlerinde sobanın yanması için her öğrenci evinden odun getirirdi. Getirilen odunlar bir öğrenci tarafından çeteleye yazılırdı. Kim ne kadar getirmişse adı kaydedilirdi.
Su ise ayrı bir dertti. Köyün tek su kaynağı oldukça uzaktaydı. Bazen yağmur yağarsa caminin yanındaki çeşmeden su akardı. O zaman tenekelerle, kovalarla su taşınırdı. Ama çoğu gün susuzlukla ders yapardık.
Okul haftanın altı günü açıktı. Cumartesi yarım gün ders olurdu. Sınıflar kalabalıktı. Bazen derslik yetmez, bir sıraya beş altı öğrenci sıkışırdı.
Bir de o meşhur süt tozu vardı…
Büyük kazanlar kaynar, çimento torbasına benzeyen torbalardan boşaltılan süt tozu suya karıştırılırdı. Ortaya çıkan o ağır kokulu içeceği öğrencilere dağıtırlardı. Tadını hâlâ hatırladıkça yüzüm ekşir. Oysa köyde çoğu evde inek vardı. Taze süt varken o süt tozunun neden içirildiğini o gün de anlamazdım, bugün de tam anlayabilmiş değilim.
Bizim sınıf okulun arka tarafındaydı. Öğrenciler arasında “ahır” diye anılırdı. Güneşin pek uğramadığı, elektriği olmayan bir sınıf… Üç küçük penceresi vardı. Pencereye yakın oturanlar biraz daha aydınlıkta ders yapabildiği için şanslı sayılırdı.
Sınıfta kırk, belki elli öğrenci vardık. İlk yıl küçücük bir sınıfta bir sıraya beş altı kişi oturarak ders yapmıştık. Ertesi yıl üst sınıflar mezun olunca “ahır” sınıfına geçebilmek bile bize büyük bir rahatlık gibi gelmişti.
Belki de o zor şartlar içimizde daha büyük bir öğrenme isteği uyandırıyordu. Çünkü o sınıfta sadece ders değil, hayatı da öğreniyorduk.
Aradan yıllar geçti. Bugün aynı köyde okul hâlâ var. Ama artık çocuklar kilometrelerce yürümüyor. Taşımalı eğitim var. Elektrik var. İnternet var. Bilgisayar sınıfları, anaokulları var.
Eskiden en büyük dert olan su sıkıntısı bile çözülmüş.
Her şey değişti.
Ama bazen gözlerimi kapattığımda hâlâ o sabahları görürüm:
Karşı dağlardan patikalara dökülen çocukları…
Sislerin arasından yavaş yavaş ilerleyen o siyah karınca kervanını…
Ve o patika yollardan yürüyen çocukların aslında yalnız okula değil, geleceğe doğru yürüdüğünü düşünürüm.
Patika Yollardan Okula Gitmek
1970’li yıllarda Trabzon’un dağ köylerinde okula gitmek, yalnızca ders görmek değil; sabahın erken saatlerinde patika yollardan yürümek, yokluk içinde paylaşmayı öğrenmek ve zorluklara rağmen geleceğe umutla ilerlemek demekti. Bu hikâye, kilometrelerce yürüyerek okula giden çocukların, soba için odun taşıyan öğrencilerin ve imkânsızlıklar içinde bile eğitimden vazgeçmeyen bir kuşağın unutulmaz köy okulu hatıralarını anlatıyor.
Seyfullah Aksoy





























