Sis akşamdan beri Araklı’dan Bayburt yönüne uzanan vadiye ağır ağır iniyordu. Dağların başı çoktan kaybolmuştu. Karadere, karanlığın içinde görünmese de sesi her zamankinden daha güçlü geliyordu; sanki taşlara çarpa çarpa bir şey anlatıyordu.
Yorgun yolcu patikanın sonunda görünen tek ışığa doğru yürüdü. Ahşap bir yayla evi… Penceresinden titrek bir kandil ışığı sızıyordu. Kapıya yaklaştığında içeriden köpek havladı.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
Yaşlı bir adam çıktı karşısına. Üzerinde kalın bir yün ceket, başında eski bir kasket vardı. Adam bir süre yabancıyı süzdü, sonra kenara çekildi.
“Gel,” dedi kısa bir sesle.
“Gece dağda kalınmaz.”
Yolcu içeri girdi. Sobanın üzerinde kaynayan çaydanlık fokurdayarak buhar çıkarıyordu. Tahta masanın üzerine mısır ekmeği, tereyağı ve küçük bir tabakta koyu renkli bal kondu.
Yaşlı adam kaşığı bala batırıp tabağın kenarına bıraktı.
“Yersin,” dedi.
Yolcu gün boyu yürümüştü. Açlığını bastıracak kadar ekmek kopardı, bala sürdü ve ağzına attı. Balın tadı alıştığı ballara benzemiyordu. Keskin, hafif yakıcı bir lezzeti vardı; ama garip bir şekilde de güzeldi.
Bir lokma daha aldı.
Sonra bir tane daha.
Bir süre sonra sobanın ateşi sanki büyümeye başladı. Odanın duvarları hafifçe eğilip doğruluyor gibiydi. Yolcu başını salladı.
“Başım dönüyor…” diye mırıldandı.
Yaşlı adam sakince çay bardağını doldurdu.
“Döner,” dedi.
Yolcu ayağa kalkmak istedi ama dizleri onu taşımadı. Masaya tutundu. O an dere sesi büyüdü sanki. Dışarıdaki rüzgâr dağların içinden uğuldadı.
“Ne… ne oldu bana?”
Yaşlı adamın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Delibal yedin.”
Yolcu gözlerini kısarak adama baktı. Kandil ışığında her şey biraz bulanık görünüyordu. Adamın gölgesi duvarda büyüyüp küçülüyordu.
“Zehir mi bu?”
Yaşlı adam başını salladı.
“Yok,” dedi.
“Dağın şakası.”
Yolcu artık yere oturmuştu. Kalbi hızlı atıyordu. Kulaklarında dere sesi uğulduyor, sanki ormanın içinden başka fısıltılar da geliyordu.
“Bu bal…” dedi güçlükle.
“Nasıl olur?”
Yaşlı adam pencereye doğru baktı. Sis camın arkasında ağır ağır sürünüyordu.
“Komar ve zifin çiçeği vardır dağda,” dedi.
“Arı onun nektarını toplar. Bal olur. Ama o bal bazen insanı biraz… yoldan çıkarır.”
Yolcu gözlerini kapadı. Bir an gerçekten bir şey duyduğunu sandı. Sanki ormanın içinden ince bir kahkaha yükselmişti.
“Cinler…” diye fısıldadı.
Yaşlı adam bu kez gerçekten güldü.
“Bizimkiler öyle der,” dedi.
“Ormanda cinler dolaşır, derler. Delibal yiyeni onlar çarpar, derler.”
Sobanın çıtırtısı odayı doldurdu.
Yaşlı adam çayından bir yudum aldı ve yavaşça ekledi:
“Ama ben yetmiş yıldır bu dağdayım… bir tane cin görmedim.”
Yolcu zorla başını kaldırdı.
“Peki bu olan?”
Yaşlı adam kaşığı alıp balın içine batırdı. Kaşığın ucundan ağır bir damla yere düştü.
“Doğa,” dedi.
Bir süre sessizlik oldu. Dışarıda rüzgâr ormanı sallıyordu.
Sonra yaşlı adam sanki uzak bir hatırayı anlatır gibi konuştu:
“Vaktiyle buradan bir ordu geçmiş. Yüzlerce asker… Hepsi bizim petekleri yemiş. Sabah olunca hepsi yere serilmiş. Komutanları ne olduğunu anlamamış.”
Yolcu zorla sordu:
“Sonra?”
Yaşlı adam omuz silkti.
“Ertesi gün kalkıp gitmişler.”
Kandilin ışığı titredi.
Yaşlı adam ekmeğinden küçük bir parça koparıp bala sürdü.
“Bak,” dedi sakin bir sesle.
“Az yersen şifa… çok yersen delilik.”
Yolcu gözlerini kapadı. Başındaki dönme biraz hafiflemişti.
Dışarıda sis vadiyi tamamen yutmuştu.
Karadere hâlâ konuşuyordu.
Rüzgâr hâlâ ağaçların arasından geçiyordu.
Ve Doğu Karadeniz dağları, binlerce yıldır yaptığı gibi,
sırrını kimseye tam olarak anlatmıyordu.






























