TURİZM
Giriş Tarihi : 04-03-2026 17:14   Güncelleme : 04-03-2026 17:28

Doğu Karadeniz’in Kayıp Kalbi

Doğu Karadeniz’in sisli vadilerinde, bir zamanlar hayatın merkezi olan ancak şimdilerde sessizliğe bürünen tarihi hanların ve bu hanların gölgesinde filizlenen onur dolu bir isyanın hikâyesidir bu.

Doğu Karadeniz’in Kayıp Kalbi

Doğu Karadeniz’de hanlar, köylerin çarşısıydı. Şimdi dönüp baktığınızda, yosun tutmuş taş duvarlardan, camları kırılmış, kapıları rüzgârla inleyen birkaç köhne yapıdan fazlasını göremeyebilirsiniz. Oysa bir zamanlar o taşların arasından hayat akardı; dere nasıl vadinin içinden çağlaya çağlaya geçiyorsa, insan sesleri de hanların avlusundan öyle taşardı.
Hanlar genellikle köprü başlarına kurulurdu. Suyun geçtiği, yolun birleştiği yere… Çünkü hayat da oralardan geçerdi. Sabahın ilk ışığında değirmencinin çarkı dönmeye başlar, demircinin örsüne çekiç iner, fırından çıkan ekmeğin kokusu bütün vadiyi sarardı. Postanenin önünde bir umut bekleyenler, bakkalın veresiye defterine yazılan hayatlar, kasabın önünde asılı etler, kalaycının bakırı parlatan sabrı… Hepsi bir bütünün parçasıydı. Han dediğin, yalnızca ticaret yeri değildi; haberin, dedikodunun, sevincin, yasın toplandığı küçük bir alemdi.
Şimdi gözümün önüne o eski günler gelince, sisin arasından beliren bir kasaba görüyorum. Amerikan filmlerindeki kovboy kasabaları gibi tek bir ana yol, iki yana dizilmiş dükkânlar… Ama toz yerine nem var burada; rüzgâr yerine dere sesi. Ve o sisli, sarp coğrafyasıyla Doğu Karadeniz, insanın aklına ister istemez İskoçya’yı getiriyor. Belki de bu yüzden anlatılan hikâyeler, Braveheart’ı hatırlatacak kadar sert, hüzünlü ve isyankardır.
Derler ki eskiden vadiler ağaların hükmü altındaymış. Sözü kanun, bakışı korkuymuş. Halk zaten yarı aç, yarı tok yaşarken bir de zorla toplanan vergiler, bitmeyen angaryalar varmış. Ama bir uygulama varmış ki, insanın içini en çok o yakar: Yeni evlenen gençlerin ilk gecesi, ağanın ve oğlunun insafına bırakılırmış.
İşte efsane tam burada başlar.
Evlenmek üzere olan bir genç, hanların önünde toplanan kalabalığın arasından çıkıp ağanın karşısına dikilmiş. Sesi titremeden:
“Ben yarın evleniyorum. Oğlunu bizim eve gönderme,” demiş.
Ağa alaycı bir kahkaha savurmuş vadinin duvarlarına:
“Ne biçim adamsınız, bir çocuğu memnun edemediniz!”
Genç bu kez daha kararlı, daha sert:
“Ben sana gönderme diyorum.”
O gece at nalının sesi taş yolda yankılanırken, karanlığın içinden bir silah sesi duyulmuş. Sonra bir tane daha… Ağa’nın oğlu yere serilmiş. Genç dağlara sığınmış; onun gibi zulüm görmüş başka delikanlılar da peşine düşmüş. Sisli yamaçlar onların sığınağı, dere onların yoldaşı olmuş. Gün gelmiş, korku yer değiştirmiş. Zulmün karşısına cesaret dikilmiş.
Bu hikâye ne kadar gerçektir bilinmez. Ama Kara Dere Vadisi’nde anlatıla anlatıla efsane olmuş. Tarihi belirsizdir; fakat duygusu gerçektir. Çünkü feodal düzenin gölgesi, ister İskoçya’da ister Doğu Karadeniz’de olsun, insanın onuruna aynı karanlığı düşürür.
Bugün hanların taşları hâlâ yerinde. Ama içlerinden yükselen o uğultu susmuş. Köprüden geçerken artık değirmencinin çarkı duyulmuyor; fırının sıcaklığı yüzünüze çarpmıyor. Modern zamanlar insanı rahata erdirdi belki; ama o rahatlık, vadilerin hafızasını da yavaş yavaş silip götürdü.
Çocuklukların sesleri hâlâ o taş duvarların arasında saklı gibi gelir bana. Rüzgâr estiğinde, sanki kapısı aralanan bir dükkândan geçmişin ayak sesleri duyulur. Hanlar şimdi sessizdir; ama insanın içinde hâlâ konuşurlar.

Seyfullah AksoySeyfullah Aksoy