TURİZM
Giriş Tarihi : 02-03-2026 16:49   Güncelleme : 02-03-2026 17:00

Yokluk insana her şeyi öğretir… ama en çok da sabretmeyi

Trabzon’un doğu ilçelerinden birinde, Bayburt ve Gümüşhane dağlarından doğup Karadeniz’e doğru akan suların açtığı derin vadilerden birinde, o yıllarda herkesin bildiği ama kimsenin kolay kolay anlatmak istemediği bir olay yaşanmıştı.

Yokluk insana her şeyi öğretir… ama en çok da sabretmeyi

Köy, dağın yamacına tutunmuş birkaç evden ibaretti.
Evlerin çoğu ahşaptı, alt katları hayvanlara ayrılır, üst katında insanlar yaşardı.
Kış uzun sürer, yaz kısa geçerdi.
Toprak az, taş çoktu.
Ekmek kazanmak, şehirde yaşayanların sandığından çok daha zordu.

O yıllarda köyde yaşayan Mehmet Ağa’nın üç çocuğu vardı.
En büyüğü Hasan, ortanca kızı Emine, en küçükleri ise daha yürümeye yeni başlayan Ali’ydi.
Evde bir inek, birkaç tavuk ve küçücük bir mısır tarlası vardı.
Bütün geçimleri bunlara bağlıydı.

Savaş yıllarından sonra yokluk daha da artmıştı.
Vergi memurları köylere kadar geliyor, herkes elinde ne varsa yazdırmak zorunda kalıyordu.
Bir gün yine köye haber geldi:

— Vergiciler yarın gelecek.

Bu haber köyde her zaman olduğu gibi sessizlikle karşılandı.
Çünkü herkes biliyordu ki verilecek bir şey kalmamıştı.

Akşam olunca Mehmet Ağa, evin önündeki taşa oturdu.
Hanımı Zeynep, kapının eşiğinde sessizce bekliyordu.

— Ne vereceğiz? diye sordu kadın.

Mehmet Ağa cevap vermedi.
Uzun süre vadiden gelen su sesini dinledi.

Sonra yavaşça konuştu:

— İneği isteyecekler.

Bu söz evin içine ateş gibi düştü.
Çünkü o inek giderse çocukların yiyecek hiçbir şeyi kalmayacaktı.

Gece boyunca kimse doğru dürüst uyuyamadı.
Sabah olduğunda köye iki memur geldi.
Yanlarında defter, kalem, bir de köyün muhtarı vardı.

Ev ev dolaştılar.
Sıra Mehmet Ağa’nın kapısına geldi.

Memur avluya baktı, sonra ahıra yöneldi.

— Bir ineğin var, dedi.
— Vergiye yazıldı.

Zeynep kadın dayanamayıp konuştu:

— Beyim, onu da alırsanız çocuklar ne yiyecek?

Memur başını kaldırmadan cevap verdi:

— Emir böyle.

Hasan o sırada kapının yanında duruyordu.
Daha çocuktu ama her şeyi anlıyordu.
Annesinin ağladığını, babasının konuşamadığını, memurun ise hiç bakmadan yazdığını…

İnek o gün köyden götürüldü.

O kış, Mehmet Ağa’nın evinde en zor geçen kış oldu.
Mısır unu bitince, Zeynep kadın dağdan topladığı otları kaynatmaya başladı.
Bazen ısırgan, bazen galdirik, bazen de köylülerin domuz lahanası dediği bitki…

Bir gün Hasan, annesinin kazanda kaynattığı köklere baktı ve sordu:

— Ana, bu yemek mi?

Kadın bir an durdu.
Sonra gözlerini kaçırarak söyledi:

— Yemek oğlum…
Yemezsek aç kalırız.

O kış köyde birçok ev aynı haldeydi.
Kimse kimseye yardım edemiyordu.
Çünkü herkes aynı yokluğun içindeydi.

Aradan yıllar geçti.

Hasan büyüdü.
Askere gitti, geldi.
Sonra köye bir haber yayıldı.

Almanya işçi alıyormuş.

Önce kimse inanmadı.
Sonra ilçeye gidenlerden biri kesin olduğunu söyledi.

Hasan günlerce düşündü.
Babası artık yaşlanmıştı.
Evde hâlâ yokluk vardı.

Bir akşam yine evin önündeki taşta oturdular.

Hasan yavaşça konuştu:

— Baba… ben gurbete gideceğim.

Mehmet Ağa başını kaldırmadı.

— Nereye?

— Almanya’ya.

Uzun süre ses çıkmadı.
Sonra yaşlı adam derin bir nefes aldı.

— Git… dedi.
— Biz burada açlığa alıştık…
Siz alışmayın.

Hasan gitti.

Aylar sonra köye ilk para geldi.
Postacı zarfı uzattığında Zeynep kadın ağlamaya başladı.

O gün evde yıllar sonra ilk kez sofraya ekmek, peynir ve biraz da şeker kondu.

Mehmet Ağa ekmeği eline aldı, uzun uzun baktı ve sadece şunu söyledi:

— Demek ki…
insan bazen doymak için
doğduğu yeri bırakmak zorunda kalıyor.

O vadide bu hikâye uzun yıllar anlatıldı.
Ama herkes aynı cümleyle bitirdi:

— Yokluk insana her şeyi öğretir…
ama en çok da sabretmeyi.

 

 

Seyfullah AksoySeyfullah Aksoy