Sabahın Alaca Karanlığında Başlayan Yolculuk
Yolculuk sabah ezanıyla başlardı. Henüz hava gri bir tül gibi dağların üzerine serilmişken, köyün patikalarında ayak sesleri duyulurdu. Kadınlar bohçalarını, erkekler çuvallarını, gençler küçük heyecanlarını alıp yola koyulurdu.
Minibüsün sesi uzaktan duyuldu mu, hele bir de o kendine özgü melodik korna çaldı mı, köyde tatlı bir telaş başlardı:
“Minibüs geliyor!”
Çocuklar kapı önünden bağırır, yaşlılar bastonuna dayanarak hızlanır, gençler patikaları adeta uçarak inerdi. Çünkü yer bulmak meseleydi. İçerisi doldu mu dolardı; üst bagajı yükle, arka kısmı insanla, kimi zaman da her ikisiyle birden dolar taşardı.
Yolcu sayısı arttıkça insanlar birbirine daha da yaklaşır, omuz omuza, diz dize bir yolculuk başlardı. Ama kimse şikâyet etmezdi. Çünkü o minibüs, köy ile dünya arasındaki tek köprüydü.
Aynı Araçta Farklı Hayatlar
O minibüsün içinde bir Karadere panoraması vardı.
İnşaata, lokantaya, fırına, çay fabrikasına çalışmaya giden delikanlılar… Ekmeğini ayrılıklarda, hasretlerde arayan gençler…
Okula yetişmeye çalışan öğrenciler… Ellerinde kitap, içlerinde umut…
Askere gidenler ya da askerden dönenler…
Almanya’ya gidenler…
Almanya’dan izine gelenler..
Yokluk içinde ocağı tüttürmek için gaz, tuz, bez, şeker, ekmek, küspe almaya inen babalar…
Ak sakallı dedeler… Pamuk yüzlü nineler…
Tanış olanlar, yabancı olanlar… Zayıflar, şişmanlar, şapkalılar, başı açıklar…
Her birinin hikâyesi ayrıydı ama o sabah hepsi aynı minibüsün içindeydi.
Kimi kara ineğinden sağdığı ak sütü anlatırdı. Kimi yayıkta dövdüğü yağı, minziyi, közde pişirdiği sütten yaptığı yoğurdu pazarda kaça satacağını hesap ederdi. Kimi borcunu nasıl ödeyeceğini düşünür, kimi oğluna ayakkabı almanın planını yapardı.
Minibüs Şoförü: Vadinin Kara Kutusu
Minibüs şoförü sıradan bir sürücü değildi. O, köyün hafızasıydı.
Kimin evlendiğini, kimin ev yaptırdığını, kimin kavga ettiğini, kimin işi mahkemeye düştüğünü bilirdi. Kim borç almış, kim borç vermiş; kimde ne var, kimde ne yok; hepsi onun kulağından geçerdi.
Yol boyunca dinler, susar, bazen nasihat eder, bazen sadece tebessüm ederdi.
O, sadece direksiyon tutmazdı; köyün nabzını tutardı.
Haber Minibüsle Gelirdi
O yıllarda köylere haber minibüsle gelirdi.
Okul kazananların müjdesi…
Tahsildarın yazısı…
Bakkal ya da PTT acentesi eliyle yazılmış mektuplar…
Hastanede yatanların haberleri…
Memur ya da öğretmen olarak tayini çıkanların belgeleri…
Devletin gönderdiği resmî evraklar…
Sabah aceleyle paketin üzerine yazılan bir not, gün içinde şehirde yaşanan bir gelişme, akşamüstü yine minibüsle köye ulaşırdı.
Minibüs, adeta seyyar bir posta teşkilatıydı. Aynı zamanda haber ajansı, kimi zaman da ambulans niyetine çalışırdı. Acil bir hastalıkta sedye bulunamazsa arka koltuk sökülür, hasta yatırılır, yol ne kadar bozuk olursa olsun ilçe merkezine yetiştirilmeye çalışılırdı.
Yollar, Zorluklar ve Dayanışma
O yıllarda yollar bugünkü gibi asfalt değildi. Stabilize, dar, iki aracın zor geçeceği genişlikteydi. Yağmur yağdı mı çamur olur, kar yağdı mı kapanırdı. Ama yine de o minibüs bir şekilde gelir, bir şekilde giderdi.
Yolda kalındığında herkes iner, ittirir; zincir takılır; bazen de taş dizilirdi tekerin altına. O araç yalnız şoförün değil, bütün köyün aracıydı.
Bir Dönemin Tanığı
Bugün geriye dönüp bakıldığında o minibüsler sadece ulaşım aracı değildi.
Onlar;
Umut taşıdı.
Ekmek taşıdı.
Hasret taşıdı.
Sevinç ve acı taşıdı.
Karadere Vadisi’nde bir dönem hayat, dört teker üzerinde akardı. Motor sesi duyuldu mu yürekler hızlanır, toz bulutu yükseldi mi gözler yola dikilirdi.
Belki araçlar eskiydi, yollar dardı, imkânlar kıttı. Ama insanlar birbirine yakındı. Omuz omuza yolculuk, sadece fiziki bir yakınlık değil; kader birliğiydi.
Bugün asfalt yollar, özel araçlar, cep telefonları var. Ama o minibüslerin taşıdığı sıcaklığı, o sabah telaşını, o korna sesinin köyde uyandırdığı heyecanı hatırlayanlar bilir:
Karadere Vadisi’nde bir zamanlar hayat, minibüsle gelirdi.
Trabzon Araklı Karadere Vadisi’ne Minibüsle Taşınan Hayatlar
1960’lı ve 70’li yıllarda Karadere Vadisi’nde hayatın merkezi köylerdi. Nüfusun yüzde 70’i, hatta bazı yıllar yüzde 80’i köylerde yaşardı. İlçeye inmek, bugünkü gibi sıradan bir iş değil; başlı başına bir hazırlık, bir karar, hatta küçük bir yolculuk seremonisiydi. Her köyden her gün Araklı’ya minibüs kalkmazdı. Çoğu köyde araç yalnızca Perşembe günleri Araklı pazarına, Salı günleri ise Sürmene pazarına giderdi. O günler, haftanın en hareketli, en heyecanlı günleriydi. Pazara inmek; hem alışveriş demekti hem haber almak, hem dünyayı görmek hem de “var olmak” demekti.
Seyfullah Aksoy





























