Hamsiköy. Burada zaman acele etmez; sabahlar ağır ağır uyanır, akşamlar dağların omzuna yaslanarak iner.
Beş köy, tek kalp gibi atar bu vadide. Dikkaya’nın taşları, Çıralı’nın yamaçları, Ciharlı’nın sessizliği, Güzelyayla’nın serin nefesi ve Hamsiköy’ün kendisi… Hepsi birlikte “Hamse” olur; beşin birliğe dönüştüğü eski bir söz gibi.
Yağmur ince ince düştüğünde sis doğar. Sis, evlerin kapısını çalar, yolları örter, ağaçları saklar. İnsan kendini yeryüzünde değil de gökyüzünün alt katında sanır. Adımlar yumuşar, sesler kısılır. Bu köyde sessizlik bile konuşur.
Yolcu köye vardığında adını düşünür önce. Hamsi arar gözleri. Oysa Hamsiköy’ün asıl ikramı denizden değil, sabırdan gelir. Bir tencerede ağır ağır kaynayan bir hikâyedir sütlaç. Süt, bu dağların çiçeklerinden geçmiştir önce; rüzgârla, arıyla, toprakla yoğrulmuştur.
Derler ki bir zamanlar, mide ağrısına derman arayan bir adam için kaynatılmıştır ilk sütlaç. Pirinç, süt ve şeker yetmemiş; bir tutam tuz eklenince tamamlanmıştır kaderi. O günden sonra bu köyde tatlı, tuzla dengelenir; hayat gibi.
Sütlaç burada hemen olmaz. En az bir saat ister. Sabır ister. Başında bekleyenin düşüncelerini alır, ağır ağır yumuşatır. Kaşığı değdiğinde, insan sadece bir tat almaz; geçmişi, dağı, sisi ve sessizliği de içine çeker.
Hamsiköy bir yer değildir yalnızca. Bir duraktır. Acele edenlerin yavaşladığı, susanların dinlendiği bir masaldır. Sis dağılır, yolcu gider; ama damağında kalan tat, kalbinde bir yer açar.
Ve köy, her seferinde yeniden kaynar…
Bir tencere sütlaç gibi,
Sabırla, sessizlikle, masalla.
Hamsiköy Masalı
Zigana Dağı’nın eteklerinde, bulutların yeryüzüne en çok yaklaştığı yerde bir köy vardır. Adını rüzgâr fısıldar, yolunu sis saklar:
Seyfullah Aksoy





























