Karadere Vadisi Evleri, geleneksel Türk yapı sanatının en seçkin örnekleri arasında yer alır. Hangi malzemeyle inşa edilmiş olurlarsa olsunlar, bu evler doğayla, insanla ve yüzyıllar boyunca edinilmiş deneyimlerle şekillenmiş bir uyum mimarlığının ürünüdür. Bir bakıma, çetin bir coğrafya ile inatçı Karadere Vadisi insanının karşılıklı uyumunun somut bir ifadesidir.
Genellikle taş duvarlı bir zemin kat üzerine inşa edilen ve bir ya da iki kat olarak yükselen Karadere evleri, Türk ev mimarisinin bu bölgedeki karakteristik örneklerini oluşturur.
Araklı ve çevresinde yapı malzemesi olarak en çok taş ve ahşap kullanılmış; buna bağlı olarak yapım teknikleri de bu iki malzeme etrafında şekillenmiştir. Her ne kadar evler genel özellikleri bakımından birbirine benzese de, kullanılan malzemelerin doğasına göre farklı uygulama alanları ve teknikler geliştirilmiştir. Geleneksel evlerde ortak yapı malzemeleri ve teknikler, belirli ölçülerde süreklilik göstermektedir.
Doğu Karadeniz, Türkiye’nin en zengin orman varlığına sahip bölgelerinden biridir ve bu durum ahşabın yaşamın her alanında yoğun biçimde kullanılmasını sağlamıştır. Özellikle deniz kenarı, denize yakın alanlar ve akarsu boyu yerleşimlerde yapı ustaları ahşabı tercih etmiştir. Kestane, ardıç, ladin, karaağaç ve ceviz gibi ağaç türleri yaygın olarak kullanılmış; ancak orman varlığının azalmasıyla birlikte günümüzde ladin dışındaki türlerin kullanımı büyük ölçüde azalmıştır. Ahşap yalnızca taşıyıcı sistemlerde değil; yüklük, tavan ve döşeme gibi iç mekân elemanlarında da kendine yer bulmuştur.
Karadere Vadisi’nde ahşapla birlikte en yaygın kullanılan diğer yapı malzemesi taştır. Yapılarda kolay işlenebilen kalker esaslı taşların yanı sıra andezit ve bazalt gibi daha sert taşlar da kullanılmış ve bu taşlar başlıca iki farklı teknikle uygulanmıştır.
Tüm Türk evlerinde olduğu gibi Karadere Vadisi’ndeki tarihi evler de zengin bir mimari görselliğe sahiptir. Ahşap, taş ya da her iki malzemenin birlikte kullanıldığı bu yapılarda genellikle manzaraya yönelen ön cepheye öncelik verilmiş; ancak yapının konumuna bağlı olarak diğer cephelerde de yapı ustalarının estetik anlayışı ve yaratıcılığı yansıtılmıştır.
Evlerin birden fazla dış kapısı olabilmektedir. Ön cephede yer alan giriş kapısı, en çok özen gösterilen ve vurgulanan bölümdür. Kapıların üzerinde yer alan ve alınlık işlevi gören kapı üstü pencereleri, hem kapının daha yüksek ve etkileyici algılanmasını sağlar hem de süsleme açısından yapıya zenginlik katar.
Bölgedeki geleneksel evlerde pencereler belirli bir düzene göre yerleştirilmiştir. Dikdörtgen biçimli pencereler genellikle düşey sürme ya da kanatlı olarak tasarlanmıştır.
Çatı biçimini belirleyen en önemli unsur, Karadere Vadisi’nin yağışlı iklim koşullarıdır. Bu nedenle bölgede üç temel çatı formu gelişmiştir: kırma, üç omuz ve dört omuz çatılar. En yaygın olan kırma çatı, yapımı kolay ve alaturka kiremit döşemeye elverişli olması nedeniyle hem ahşap hem de kâgir yapılarda tercih edilmiştir.
Eğimli arazilerde inşa edilen evlerde ise üç omuz çatıya sıkça rastlanır. Yağmur ve kar sularının temele zarar vermesini önlemek amacıyla eğim yönündeki çatı iki eğimli yapılmış, sular yanlara yönlendirilmiştir. Arazi eğimine dik gelen arka duvarın taştan kalkan duvar olarak çatıya kadar yükselmesi ve üçgen bir form oluşturması da bu gerekliliğin sonucudur. Dört omuz çatı ise daha çok sahile yakın yerleşimlerde ve büyük konaklarda kullanılmış; rüzgâr ve kar yüküne karşı dengeli yapısı ve estetik görünümüyle öne çıkmıştır. Çatı örtü malzemesi olarak genellikle alaturka kiremit tercih edilmiş; sac ve benzeri modern malzemeler yaygınlaşmadan önce ise ladin ya da köknardan kesilen ince padavra tahtaları kullanılmıştır.
Günümüzde Karadere Vadisi evleri, pek çok yerde tarihsel dokunun yok oluş sürecini yaşamaktadır. Tarihi dokuyu gözeten koruma planlarının henüz yapılmamış ya da tamamlanmamış olması, yeni konut alanlarının plansız biçimde gelişmesine ve geleneksel yapıların yok olmasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca, bu evlerin çağdaş gereksinimleri karşılayamayacağı yönündeki gerçek dışı düşünceler, betonarme yapıları tercih edilen bir konuma getirmiştir.
Bölge insanının ekonomik kaynaklarının kırılgan yapısı, nüfus artış hızının ülke ortalamasının altında kalması ve sürekli göç olgusu, bu süreci sosyal boyutlarıyla daha da derinleştirmektedir. Yerel yönetimler tarafından oluşturulamayan imar planları, Karadere Vadisi’nin mimari mirasının gelecek kuşaklara aktarılmasını ciddi biçimde tehlikeye sokmaktadır. Ne yazık ki Karadere Vadisi, her geçen gün biraz daha betonlaşmaya teslim olmaktadır.
Ağnas Hanları…
Bugün bakıldığında terk edilmiş, yorgun binalar. Araklı Bayburt yolu tüm anıları silmek üzeredir.
Ama bu taşların arasında bir zamanlar hayat vardı. Alışveriş, kavga, dostluk, korku ve umut…
Karadere Vadisi boyunca, köprü başlarına kurulan hanların en canlılarından biriydi burası.
Değirmencik Köyü’nün de eski çarşısıydı. Küçük bir kasabayı andırırdı. Bugün Amerikan filmlerinde gördüğümüz kovboy kasabaları gibiydi…
Şimdi ise sessizlik hâkim. Ama bir zamanlar burası, vadinin beyniydi.
Doğru mu, efsane mi bilinmez ama feodal düzenin karanlığı anlatılır. Osmanlı döneminde bu vadi, ağaların yönetimindeymiş. Astıkları astık, kestikleri kestikmiş. Kendi hapishaneleri, silahlı adamları varmış.
Tarihi Ağnas Köprüsü’nü geçince değirmen karşılarmış insanı. Köye adını veren değirmen, devamında köylerin ihtiyacını karşılayan dükkanlar.
Terzi, berber ,bakkal, kasap. PTT acentesi, kahvehane, bakırcı, cami
…ne arasan varmış…
Karadere’de Balık Tutulan Günler
Karadere’de balık tutmak, bizim oralarda sadece bir uğraş değildi; bir bekleyişti, bir sabır işiydi. Bugün yaşı elliyi, altmışı bulan herkesin içinde yine canlı duran bir çocukluk hatırasıdır… Ne zaman oralara yol düşse, sohbet bir yerinden mutlaka balığa bağlanırdı. “Hatırlar mısın?” diye başlayan cümlelerin sonu, hep dere kenarında biterdi.
Çocukluğumuzda elinde oltasıyla sabahtan akşama kadar bir kayanın üzerinde oturanları görmek doğaldı. Kimse acele etmezdi. Balık yakalamak umuduyla geçirilen o uzun saatler, aslında hayatın kendisine hazırlanmak gibiydi. Bugün dönüp bakınca, o günlerin ne kadar güzel olduğunu söyleriz; çünkü zaman yavaş, umut boldu.
Ama balık tutmak sandığımız kadar kolay değildi. Mesela Ağnas’ta, Moynuğun Mehmet vardı … Olta denince onun üstüne kimse tanınmazdı. Elinde her çeşit olta olurdu; ama asıl marifeti, oltayı nereye atacağını bilmesiydi. Biz çocuklar onu uzaktan izler, yaptıklarını aklımıza kazırdık. Sonra uzun bir fındık çubuğu bulur, ucuna misina bağlar, kancaya solucan takıp derenin sularına bırakırdık. Kurşun bağlı olta, sert akan suyla birlikte dibe doğru süzülürdü.
Çoğu zaman oltamıza ilk gelen balık, siyah kaya balığıydı; ona Ğovit derdik. Şekilsiz, kara, sevimsizdi… Acemilerin kabusuydu. Ustalar hemen uyarırdı:
“Oltana ğovit vurmuşsa, balık tutamazsın.”
Biz inanırdık. Çünkü derede söylenen söz, kanun gibiydi.
İşi bilenler balığı oltayla değil, önce dereyle konuşarak yakalardı. Durgun ve sığ yerlerde taşları kaldırır, altındaki siyah su böceklerini toplarlardı. Balık, asıl o böceklere vururdu. Oltanın taşlara takılıp kalması, misinayı kurtarmak için verilen mücadele… Hepsi bugün gülümseyerek hatırladığımız ama o gün sinir olduğumuz anlardı.
Bir de Şelendere vardı… Herkesin yapamayacağı, ustalık isteyen bir avlanma şekli. 300–400 tane yabani fındık çubuğu toplanır, örülerek ucu dar, ağzı geniş bir sepet yapılırdı. Sonra derenin en hızlı aktığı yer seçilirdi. Yassı taşlar dizilir, suyun akışı daha da hızlandırılırdı. V şeklinde bir boğaz oluşturulur, sepet dar ucu aşağı gelecek şekilde yerleştirilirdi.
Gündüz pek bir şey olmazdı. Asıl bereket geceleri gelirdi. O yüzden bu işe gönül verenler, dere kenarında taşlardan yaptıkları küçük barınaklarda karanlığın içinde sabaha kadar beklerdi. Dere sesi, soğuk, uykusuzluk… Yağmur yağar da dere taşarsa, günlerce verilen emek bir gecede yok olurdu. Ama kimse şikâyet etmezdi; çünkü balık yakalamak böyleydi.
Gece yapılan bir başka av da lüks lambalarıyla olurdu. Işığı gören balık hareketsiz kalır, elle ya da başka araçlarla yakalanırdı. Sonraları serpme ağlar çıktı; gece gündüz fark etmeksizin atılır oldu.
Ama her şey masum değildi. Bir de dinamit vardı… Atıldığı yerde ne varsa yok ederdi. Eskiden çok görüldü bu vahşet. Şimdi dinamit yok belki ama dere yatağından alınan kumlar, çakıllar, yol için derenin içinde çalışan koca makineler balıkların yuvalarını sessizce yok ediyor.
Oysa daha 20–30 yıl önce Karadere balık doluydu. Şimdi ise aşırı avlanma, hidroelektrik santralleri, yol çalışmaları ve dere yatağının talanı yüzünden balıklar neredeyse anılarda kaldı.
Eğer Karadere’de balık tutmak sadece hatıralarda kalmasın istiyorsak, artık beklemek yetmez. Elimizi taşın altına koymanın zamanı çoktan geldi. Çünkü dere, kendini savunamaz; ama biz savunabiliriz






























