Doğu Karadeniz’den Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanına yapılan göçlerin ardında, çoğu zaman ekonomik zorluklar vardı.
Tarım yapılabilecek alanların azlığı, arazilerin dikliği ve geçim mücadelesi…
Bugün hâlâ benzer sorunlar yaşansa da, emekli olanların bir bölümü yaz aylarında yeniden bu topraklara dönüyor.
Bu topraklarda doğanlardan biri, hafızasına kazınanları şöyle anlatıyor:
“Dünyada olduğumu hissettiğim gün, tahta bir odanın içindeydim.
İlk hatırladığım şey; tahta bir beşikte ağlayan kardeşim, annem, babam ve aynı odada yaşayan sekiz kişilik kalabalık ailemizdi.
Sonraları on kişi olduk…”
Evimiz; bir yanı tahta, bir yanı toprak ve taştandı.
Girişte “ahır bağı” denilen bölüm vardı.
Toprak zeminde ateş yakılır, yemek ve ekmek burada pişirilirdi.
Altında ineklerimizin ahırı, üstünde onların kışlık otları bulunurdu.
İki küçük tahta oda…
Ve evin dışında bir tuvalet…
Coğrafya, toplu yaşamaya izin vermezdi.
Evler herkesin kendi arazisinin başına yapılırdı.
Akrabalar üç-beş evlik gruplar hâlinde, dağınık yaşardı.
Bizim bulunduğumuz yerde dört ev vardı.
En kalabalık olanı bizimkisiydi.
Babam yılın dört-beş ayını Rize–İyidere’deki çay fabrikasında çalışarak geçirirdi.
Geri kalan zamanlarda köyde olurdu.
Arazimiz azdı ama fındık iyi olursa, eve bir nebze katkı sağlardı.
Evimizin altındaki tarlada mısır, fasulye, patates, karalahana…
Küçük bahçemizde pırasa, marul, maydanoz…
Yaz aylarında sofra biraz daha zengin olurdu.
Annemin ektiği çekirdeklerden büyüyen kabakların, evin damına tırmanışını hâlâ gözümün önünde görürüm.
Beyaz bal kabakları…
Fındık toplamak…
Tarlayı bellemek, ekmek, biçmek…
Ama en zoru, arazinin dikliğiydi.
Her şey kilometrelerce patikadan taşınırdı.
Bu yük, çoğu zaman anaların sırtındaydı.
Su uzaktı.
Temiz su nadirdi.
Odun azdı.
Yakacak için karşı dağdaki dikenliklerden “yavşan” toplanırdı.
İki kişinin bütün gün emek vererek getirdiği yavşan, ancak bir gün yeterdi.
Akşamları evi gaz lambası aydınlatırdı.
Kokusu her yere sinerdi.
Camı sabaha kadar is içinde kalırdı.
Sonraları Almanya’dan gelen lüks lambalar köyü aydınlattı.
Işığı o kadar güçlüydü ki…
Sadece insanlar değil, kelebekler bile etrafında dönerdi.
Güz gelince hasat yapılırdı.
Mısırlar, fasulyeler ayrılır…
Kış için kurutulur, saklanırdı.
Trabzon hurmaları iplerde asılırdı.
Elma, armut tavan arasında otların içine gizlenirdi.
Sonbahar rüzgârları başladığında, evde bir tedirginlik olurdu.
Fırtına çatıyı uçurur diye korkardık.
Ateş yakmak bile tehlikeliydi.
Yangın çıkacak diye korkardık.
Dört ya da beş yaşındaydım…
Başımda çarpma açısı ile uyandım. Dışarı çıkarken bir yere çarpmıştı..
Babam beni kapının önündeki duvara bırakıp tekrar içeri girdi.
Başımı kaldırdığımda…
Alevlerin tahta duvarlardan dışarı fışkırdığını gördüm.
Bir Ramazan gecesi evimizde yangın çıkmıştı
Evimiz, kocaman bir alev topuna dönmüştü.
Şafak söktüğünde geriye sadece taş duvarlar kalmıştı.
Bir süre akrabaların yanında kaldık.
Sonra bir dost, boş olan evini bize açtı.
Başımızda bir dam vardı artık.
Yol yoktu.
Malzemeler sırtta taşındı.
Ama köy halkı el ele verdi.
Herkes katkıda bulundu.
Ve kısa sürede…
Eskisinden daha büyük, daha sağlam bir ev yapıldı.
Karadere Vadisinde Hafızalardan Silinmeyenler
Okuyacağınız bu hikâye, Araklı Karadere Vadisi insanı tarafından ya bizzat yaşanmış… ya da benzer anıları, hâlâ hafızalarda canlı duran bir yaşam öyküsüdür.
Seyfullah Aksoy






























