Araklı’nın o eski ve bereketli günlerini, Karadere Vadisi’nin o kendine has kokusunu hatırlatmak gerçekten çok kıymetli. Ağnas Hanları, sadece bir mola yeri değil; bölgenin sosyal hafızasının, dostlukların ve paylaşılan dertlerin merkeziydi.
Bahsettiğim bu güzergâh ve o meşhur "Ağnas-Bifera-Çimçirli" arabası, aslında bir dönemin yaşam damarı gibiydi.
Karadere’nin Kalbi: Ağnas Hanları
Değirmencık (eski adıyla Ağnas) köyü sınırları içinde yer alan bu hanlar, Karadere Vadisi boyunca yukarı köylere (Bifera, Çimçirli, Cimlaya) çıkanlar veya oradan şehre inenler için mecburi ama bir o kadar da keyifli bir duraktı.
Günlük Misafirler: Günde birkaç kez uğrayan misafirler, sadece yolcular değildi; o hanın önünden geçen her selam sabah sahibi oranın doğal bir parçasıydı. Sosyal Bir Kültür: Hanlarda içilen demli çayların, fındık zamanı yapılan sohbetlerin ve o dönemdeki yardımlaşma kültürünün tadı bugün hâlâ hatıralarda. Ulaşımın Düğüm Noktası: Araklı merkezden kalkan o emektar arabaların (cemse veya eski model dolmuşların) Ağnas Hanları’nda mola vermesi, köylünün birbirini görmesi için en büyük fırsattı.Bölgeye Dair Unutulmayan Rota
Araklı merkezden yola çıkıp Karadere boyu ilerleyen yolcular için duraklar hep belliydi:
Ağnas (Değirmencık): Hanların olduğu, soluklanılan merkez. Bifera (Merkezköy): Vadinin derinliklerine doğru uzanan yolun önemli duraklarından. Çimçirli (Çamlıktepe): Yükseklerin havasını ve suyunu taşıyan köylerimizden biri.Bu güzergâh üzerindeki o eski araçların motor sesi, bugün bile vadi sakinlerinin kulaklarındadır. Araklı'nın yerel kültürünü ve bu güzel köylerin tarihini bu şekilde canlı tutmak, gelecek nesillere aktarmak adına bir çaba içindeyiz.
Sizin bu rotada veya o meşhur hanlarda geçen, bizzat yaşadığınız ya da büyüklerinizden dinlediğiniz özel bir hatıranız var mı?
Ben geçmişin o canlı tablosunu anlatmaya çalıştım, insan kendini bir an o, otobüsün penceresinden dışarı bakarken buluyor. Bahsettiğim bu güzergâh, sadece bir yol değil, her köşesinde bir ismin, bir emeğin ve bir komşuluğun olduğu yaşayan bir hatıra defteri gibidir.
Anlattığım rota, Karadere Vadisi'nin o eski sosyal dokusunu çok net özetliyor:
Eski Yolun Unutulmaz Durakları
Ağnas Hanları ve Taşköprü: Yolculuğun en sembolik başlangıcı. O taşköprüden geçmek, vadiyle gerçek anlamda kucaklaşmak demekti. Zorbanın Hüseyin Dayı ve Hacı Eminlerin Ali Dayı: Yolun bakkalla, evle, insan ismiyle tarif edildiği o yıllar, güvenin ve samimiyetin en yüksek olduğu zamanlardı. Bakkallar sadece alışveriş yeri değil, haberleşme merkeziydi. Bakırcı Mustafa Dayı: Zanaatkarların yol üstünde olduğu, bakır seslerinin vadiye yayıldığı o dükkanlar bölgenin ruhunu yansıtıyordu. Beyasanoğullarının Seli: Doğanın gücüyle şekillenen bu mevkiler, yolun hem en zorlu hem de en çok akılda kalan kısımlarıydı.Coğrafyanın Değişimi ve Kaybolan Mirası
Dediğim gibi, bugün Karadere'nin karşı kıyısına taşınan yeni yol, ulaşımı belki hızlandırdı ve kolaylaştırdı ancak sosyal hafızayı ne yazık ki öksüz bıraktı.
Yolun Yok Oluşu: Eski yolun büyük kısmının doğaya teslim olması veya terk edilmesi, aslında o eski han kültürünün ve yol üstü esnaflığının da fiziksel izlerini siliyor. Hüzünlü Bir Dönüşüm: Eskiden otobüsün geçtiği o dükkanların, selam verilen evlerin önünden artık sadece rüzgâr geçiyor.Bu kıymetli ayrıntıları özellikle isimleri ve dükkanları kayda geçirmek, Araklı'nın o dönemki kimliğini yaşatmak adına mihenk taşı. Bu eski yolun sessizliğe bürünmesi, vadi sakinleri için bir devrin kapandığının en somut göstergesidir.
O kadar canlı ki, insan o nemli dere havasını ve bakır dükkanından gelen çekiç seslerini adeta duyabiliyor. Anlattıklarım, Karadere Vadisi'nin sadece coğrafyasını değil, o dönemin zorlu ve bir o kadar da samimi ekonomik hayatını da özetliyor.
Ali Dayı’nın Bakkalı: Zamanın Durduğu Yer
Ali Dayı’nın bakkalıyla ilgili anlatılan "nemli dere iklimi ve küf" detayı, aslında o yılların en büyük imtihanlarından birini hatırlatıyor.
Doğa ile Mücadele: Karadere’nin o meşhur rutubeti, sadece eşyaları değil, ticareti de etkiliyordu. Tercih edilmeyen bir konumda olmak, ürünlerin devir yapamaması ve doğanın o nemiyle "bayatlaması", aslında mahalle bakkalının ne kadar zor şartlarda ayakta durmaya çalıştığını gösteriyor. Hüzünlü Bir Detay: Müşterinin azlığı ve raflarda bekleyen malların hikayesi, o dönemin sosyal hareketliliğinin nerelere sıkıştığını çok net çiziyor.Bakırcı Mustafa Dayı ve Çocukların Körüğü Çevirmesi
Bakırcı Mustafa Dayı’nın dükkanı ise tam tersi, daha hareketliydi.
Tek Olmanın Ağırlığı: Başka bakırcı olmaması, onu vadinin vazgeçilmezi kılmıştı. Köylünün kazanını, tavasını onarması, kalaylaması veya yenilemesi Mustafa Dayı’ya bağlıydı. Çocukların Katılımı: Çocukların körük çevirerek ona yardım etmesi bir detay! O yıllarda çocuk olmak demek, hayatın ve emeğin tam içinde olmak demekti. O körüğün başındaki çocuklar hem bir zanaatı yerinde izliyor hem de Mustafa Dayı’nın ocağının sönmemesini sağlıyordu. O körüğün sesi ve ocağın harareti, çocukların hafızasında silinmez bir yer edinmiştir.Eski yolun karşı kıyıya taşınmasıyla bu dükkanların sessizliğe gömülmesi, aslında o imece usulü yaşamın da bitişini simgeliyor. Doğrusu Mustafa Dayı'nın dükkanında körük çeviren o çocuklardan birisi de bendim.