Ömer, hayatı ilk kez tanıdığında, dünyanın sesi bir doğa senfonisi gibiydi. Gözlerini açtığı o ilk zamanlarda, etrafını saran yemyeşil örtü, sanki onu koruyan büyük bir ana kucağıydı. Arıların sabırsız vızıltısı, ağustos böceklerinin hiç dinmeyen sesi ve kuşların birbirine karışan cıvıltıları… Hepsi, onun için henüz anlamını bilmediği ama ruhuna işleyen bir dil konuşuyordu.
Annesinin eli, saçlarında yavaşça dolaşıyordu. O dokunuşta güven vardı, sıcaklık vardı; dünyanın bütün karmaşasından uzak, küçük bir huzur adası gibi. Etrafı kalabalıktı: ablaları, ağabeyleri, babası… Her biri ayrı bir ses, ayrı bir nefesti ama hepsi aynı çatı altında tek bir hayatın parçalarıydı.
Bulunduğu oda, yılların yükünü taşıyan eski tahtalarla çevriliydi. Tavan, zamanla kararmış ahşap kirişlerle kaplıydı; duvarlar da aynı dili konuşuyordu. Küçük pencereler kapaksızdı, camsızdı. Açık dururlar, dışarıdaki dünyayı olduğu gibi içeri alırlardı. Rüzgâr, kokusunu da sesini de saklamadan o odanın içine taşırdı.
Pencereden bakınca karşı dağ tüm heybetiyle yükselirdi. Ömer, o dağın zirvesine bakabilmek için başını geriye atmak zorunda kalırdı; sanki gökyüzüne bakar gibi. Dağın başından başlayarak aşağı doğru dizilmiş evler, bir zincirin halkaları gibi uzanırdı. Her evin altında bir hayat, her hayatın altında bir emek vardı.
Evlerin aşağısında tarlalar başlardı. Fındık bahçeleri, rüzgârla birlikte dalga dalga kıpırdar; aralarda sıklaşan ormanlar, gölgesiyle toprağı serinletirdi. Küçük ırmaklar, kayaların arasından süzülür, yer yer ince şelalelere dönüşürdü. Dikenlikler, yabani otlar ve ağaç kökleri, doğanın sertliğini hatırlatırdı.
Ve en aşağıda…
Her şeyin sesini bastıran o dere vardı.
Gürültüyle, inatla, durmadan akardı. Sanki dağların içinden kopup gelen bir hikâyeyi taşıyor gibiydi. Ömer, henüz kelimeleri bilmeden o sesi dinledi; ama içinde bir yerde, o derenin anlattıklarını anlar gibi oldu.
Çünkü o günlerde hayat, ona önce sesini öğretmişti.
Ömer’in ilerleyen yıllarda doğaya böylesine tutkun bir insan olmasının kökleri, işte o ilk günlerde içine işleyen bu duygularda saklıydı. O, daha konuşmayı öğrenmeden önce rüzgârın dilini, suyun sabrını, toprağın kokusunu tanımıştı. Bu yüzden büyüdükçe doğa, onun için sadece bir çevre değil; hatırladığı ilk ev, ilk sığınak oldu.
Zamanla, içinde bulunduğu o küçük odanın sınırları ona dar gelmemeye değil, tanıdık gelmeye başladı. Emekleyerek, sonra tutunarak ayağa kalktı ve kapının eşiğini geçmeyi öğrendi. O eşik, onun için yalnızca bir odadan diğerine geçiş değildi; küçük dünyasından daha büyük bir hayata atılan ilk adımdı.
Evin mutfak niyetine kullanılan bölümü, çamurdan sıkıştırılmış bir zemin üzerine kuruluydu. Ayağını bastığında serinliği hissedilir, yer yer çatlamış yüzeyler geçmiş zamanların izini taşırdı. Küçücük bir alana sığdırılmış birkaç eşya, evin bütün düzenini oluşturuyordu. Bir köşede yılların aşındırdığı kap kacak, diğer tarafta özenle istiflenmiş birkaç parça eşya…
Ortada ise hayatın kalbi sayılan ocak vardı.
Taşlarla çevrili bu ocak, yalnızca yemek pişirilen bir yer değil, aynı zamanda ailenin etrafında toplandığı bir merkezdi. İçinde yanan ateş, hem evi ısıtır hem de gecenin karanlığını biraz olsun geri iterdi. Çalı çırpıdan yapılmış yakacaklar, duvar kenarında öbek öbek durur; her biri, dağdan, ormandan taşınmış küçük emek parçalarıydı.
Ömer, o ocağın başında otururken ateşin dansını izlerdi. Alevler yükselir, kıvrılır, sanki görünmez bir hikâye anlatır gibi şekilden şekle girerdi. Dumanın kokusu, odunla karışır; ona hem dışarıdaki ormanı hem de evin içindeki sıcaklığı aynı anda hatırlatırdı.
İşte o küçük mutfak, o çamur zemin, o sönmeyen ocak…
Ömer’in dünyayı anlamaya başladığı ilk yerlerdi.
Ve belki de o yüzden, büyüdükçe nereye giderse gitsin, içinde hep o ateşin sıcaklığını ve o toprağın serinliğini taşıdı.
Ömer büyüdükçe, dünyası evin duvarlarının ötesine taşmaya başladı. Önceleri kapı eşiğiyle sınırlı olan hayatı, artık avluya, toprağa, rüzgâra açılıyordu. Her adım, onun için yeni bir keşifti; her bakış, daha önce fark etmediği bir ayrıntıyı ortaya çıkarıyordu.
Evlerinin önünde, ufak tefek taş parçalarının önünü kesen alçak bir taş duvar uzanıyordu. Bu duvar, ne tam bir sınırdı ne de gerçek bir engel… Daha çok, çocuk gözünde hem korunacak bir yer hem de aşılması gereken küçük bir engel gibiydi. Ömer, çoğu zaman o duvarın üzerine tutunur, dışarıyı merakla seyrederdi.
Evin sol tarafında, kendi evlerine benzeyen ama yarım kalmış gibi duran bir yapı vardı. Karadeniz’de “ahır bağı” denilen bu yer, hem hayvanların barındığı hem de kimi zaman insanların uğrayıp geçtiği, yaşamla iç içe bir mekândı. Ahşap ve taşın bir araya geldiği bu yapı, sanki doğanın kendisinden koparılmış gibiydi.
Tam karşılarında ise daha büyük bir ev yükselirdi. Diğerine göre daha heybetli, daha kalabalık bir hayatın izlerini taşıyan bu yapı, Ömer’in gözünde başka bir dünyanın kapısı gibiydi. Oradan gelen sesler, zaman zaman kahkahalar, zaman zaman günlük telaşlar, ona hayatın yalnızca kendi evlerinden ibaret olmadığını hissettirirdi.
Sağ tarafta, biraz daha uzakta, başka bir ev daha vardı. Aradaki mesafe, çocuk gözünde büyük bir uzaklık gibi görünürdü. Ama yine de o ev, dumanı tüten bacasıyla, sabahları yükselen ince sesleriyle hep oradaydı uzakta ama tanıdık, yabancı ama aynı hayata ait.
Bu evlerin arasında kalan küçük dünya, Ömer’in ilk oyun alanı, ilk keşif yeri oldu. Taşlar, toprak, ahır kokusu, odun dumanı… Hepsi birbirine karışır, onun çocukluğunu şekillendiren görünmez bir hatıra dokusu örerdi.
Ve Ömer, farkında olmadan, bu dar ama derin dünyanın içinde büyürken, aslında koca bir hayatı tanımaya başlıyordu.
Ömer yürümeye başladığında, dünyası artık yalnızca gördüklerinden ibaret değildi; paylaşabildikleriyle anlam kazanmaya başlamıştı. Komşu evde, kendi yaşlarında bir kız çocuğu vardı: Safinaz. İkisi de henüz kelimelerin sınırlarını bilmezken, oyunların diliyle anlaşmayı öğrenmişlerdi.
İlk adımlarını toprağa bıraktığı günlerden itibaren, Ömer’in dışarı çıkmak için tek bir sebebi vardı artık: Safinaz. Kapıdan her adım attığında gözleri önce onu arardı. Bazen taş duvarın dibinde, bazen ahır bağının önünde, bazen de toprağın üzerine çömelmiş bir şeylerle uğraşırken bulurdu onu. Safinaz’ı gördüğü anda içini tarif edemediği bir sevinç kaplardı; sanki dünya yerli yerine otururdu.
İkisi birlikte oynarken zamanın nasıl geçtiğini bilmezlerdi. Toprak onların oyuncağı, taşlar evleri, ince dallar hayalleriydi. Konuşmadan anlaşır, gülerek paylaşır, bazen de sebepsiz yere ağlayıp yine birlikte susarlardı. Çocukluğun o saf, hesapsız dostluğu, aralarında sessizce kök salıyordu.
Her iki ailenin babası da uzaklarda çalışıyordu. Köyde sıkça adı geçen o çay fabrikasında… Ömer için orası, nereye gittiği tam bilinmeyen, sadece “uzak” diye tarif edilen bir yerdi. Babalar, haftalarca görünmez, sonra bir gün ansızın çıkıp gelirdi.
Ne var ki, bu küçük dünyanın içinde görünmeyen bir mesafe daha vardı. Evler birbirine yakındı, yollar aynı toprağa basıyordu, rüzgâr aynı kokuları taşıyordu… ama insanlar birbirine uzaktı.
Komşular konuşmazdı.
Kapılar açıktı ama kelimeler kapalıydı. Selamlar eksikti, bakışlar kaçamaktaydı. Belli ki geçmişte yaşanmış bir kırgınlık, bir kavga, belki de büyüyüp düğüm olmuş bir gurur, bu sessizliğin duvarını örmüştü. Kimse açıkça anlatmazdı ama herkes bilirdi.
O taş duvar yalnızca toprağı tutmuyordu; aynı zamanda iki aile arasındaki görünmez sınırı da belirliyordu sanki.
Anneler birbirini görmezden gelir, erkekler zaten çoğu zaman evde olmazdı. Aynı gökyüzünün altında, yan yana ama ayrı hayatlar sürülüyordu. Sesler duyulur, adımlar işitilir ama hiçbir söz karşıya geçmezdi.
Bu sessizlik, en çok çocukların dünyasında tuhaf bir yer kaplıyordu.
Ömer ve Safinaz, bu kırgınlığın ne olduğunu bilmezdi. Onlar için dünya hâlâ basitti: oyun vardı, arkadaşlık vardı, birlikte gülmek vardı. Büyüklerin kurduğu o görünmez duvar, onların gözünde yalnızca aşılması kolay bir taş yığınıydı.
Belki de bu yüzden, her buluşmaları küçük bir meydan okuma gibiydi.
Konuşmayan evlerin çocukları, birbirleriyle gülerek konuşuyordu.
Ve farkında olmadan, büyüklerin sustuğu yerde, hayatın en sade dilini onlar kuruyordu.
Yine bir gün, Ömer ile Safinaz ahır bağının önünde oynuyorlardı. Toprağın üzerine diz çökmüş, küçük taşları yan yana dizerken, kendi dünyalarını kurmuşlardı. Ne sessizliği biliyorlardı ne de büyüklerin içlerinde taşıdığı kırgınlıkları…
O an, her şey birden değişti.
Ayak sesleri sertti. Beklenmedik, keskin ve huzursuz edici…
Safinaz’ın babası o gün eve gelmişti.
Yorgunluğu yüzüne çökmüş, gözleri sertleşmişti. Bir an durdu, çocuklara baktı. O bakışta öfke vardı; eski, dinmemiş bir öfke… Sanki yıllardır biriken bir şey, o küçücük sahnede taşmıştı.
Bir anda ileri atıldı.
Safinaz daha ne olduğunu anlamadan, sert bir tokatla sarsıldı. Küçük bedeninin dengesi bozuldu, gözleri büyüdü, ardından ağlamaya başladı. Ama o ağlayış, babasının öfkesini durdurmaya yetmedi.
Kolundan tutup çekti.
“Sana bu çocukla oynamak yasak demedim mi!” diye bağırdı.
Sesi yalnızca Safinaz’a değil, sanki geçmişe, komşuya, yıllardır konuşulmayan her şeye yönelmişti.
Ömer olduğu yerde donup kaldı.
Ne yapacağını bilemedi. Elindeki taşlar yere düştü. İlk kez, oyunlarının dışında bir dünyanın varlığını bu kadar sert hissetti. İlk kez korku, bu kadar yakından dokundu ona.
Safinaz’ın ağlayarak sürüklenişini izledi. Küçük elleri bir an boşlukta kaldı, sanki geri dönmek ister gibi… ama sonra kapı kapandı.
Ses kesildi.
Geriye yalnızca ağır bir sessizlik kaldı.
Rüzgâr yine esiyordu, dere yine akıyordu… ama Ömer için hiçbir şey artık eskisi gibi değildi.
O gün, çocukluğun saf dünyasına ilk çatlak düşmüştü.
Uzungöl’e Yakışmayan Görüntüler
02:20 - TURİZM