Değerli velilerimiz,yöneticilerimiz ve öğretmen arkadaşlarım,sevgili öğrenciler. Unutmayalım ki “Doğru ideallere yanlış yollardan gidilmez…”
Doğan her yeni çocuk, Cenab-ı Hakk’ın insanoğluna duyduğu sevginin ve ondan henüz umudunu kesmediğinin bir delilidir.“Eğitim”, hayata ve topluma tutunabilmenin ortak adıdır. Yeni doğan çocuğun beslenmeye alıştırılması, denilebilir ki, insan neslinin eğitimle tanıştığı ilk somut anlardır. Annenin güler yüzü, bu eğitimin devam eden en önemli parçasıdır.
Sevgi sadece insan varlığının değil, bütün yaratılmışların ortak hamurudur. Toprakta yeşeren bir bitki, açan bir çiçek, güneşin ısı ve ışık kaynağı oluşu hep bu sevginin dışa vurumudur. O sevgi olmasa kâinat yaratılmazdı.
Yeryüzünün belli bir düzen içerisinde işleyişi, Yaratandan-yaratılana, yaratılandan-Yaratana bir sevgi akışıdır. O sevgi olmasa yağmur yağmaz, toprak yeşermez, güneş ısıtmazdı. O sevgi olmasa sular akmaz, kalpler atmazdı. Evet sevgi, yaratılışın mayasıdır.
Aile, insan hayatında duygusal, kültürel ve sosyal anlamda ilk deneyimlerin gerçekleştiği ortamdır. “Eğitim” ve “sosyalleşme” aile ile başlar. Genel olarak insanoğlunun dünyaya adımını atar atmaz karşılaştığı “yuva”, onun ister istemez ilk “okul”udur da. Bunun için “Aile okuldur.”, “Anne öğretmendir.” biçiminde alışageldiğimiz sözler, çok da farkında olmadığımız bir gerçeğe işaret ediyor. Bu gerçek: insanoğlunun tertemiz bir “fıtrat”la doğduğu dünyada, “aile”sinin sadece genetik olarak değil, aynı zamanda duygusal, zihinsel ve ahlâkî anlamda da mirasçısı olduğudur. Aslında her aile, kişi için beşikten mezara kadar sürecek olan öğrenme ve hayatı anlamlandırma süreçlerinin ilk ve en etkin mekanıdır. Evet, hemen her anne-baba çocuğuna karşı beslediği sevgiyi, çeşitli biçimlerde ve kendi anlayışları çerçevesinde bir “eğitim”e dönüştürmeye çalışır. Ancak sevgi anlayışları ve sevgiyi gösterme biçimleri aileden aileye değiştiği gibi, eğitimde disiplin uygulama metotları da farklılaşmaktadır.
Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz! Bugün şiddet, haksız rekabet, müstehcenlik, kin ve nefret içerikli yayınların artması gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda çocuklarımıza,öğrencilerimize verebileceğimiz eğitimin ilk adımı onlara bir sevgi gözlüğü armağan etmektir. Bu ise, ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır. Yani sevmeyi öğrenmekle…
Saygıdeğer Velilerimiz,
Çocuklarımız, aslında bizim en güzel aynamızdır. Sevgimizi, nefretimizi, ihmalimizi, eksiklik ve kusurlarımızı seyredebileceğimiz mükemmel bir ayna. Daha anne karnında annesinin duyguları ile yoğrularak ilk duygusal deneyimlerini yaşayan çocuk, kendisine verilen karşılıksız sevgiyi, güzel ahlâka dönüştürecek enerjiyi biriktirmeye başlayacaktır.*
Hiçbir çocuk kusursuz değildir.Denilebilir ki, bir çocuğun hata yapmasından daha doğal bir şey yoktur. Bunu biliriz de, çoğu zaman çocuklarımızın, öğrencilerimizin sabırsızlıklarını, hata ve kusurlarını anlayışla karşılamak konusunda yeterli tahammülü gösteremeyiz.Önemli olan hata yapan bir çocuk karşısında doğru ve öğretici bir tavır sergilemektir. Haksız bir şekilde azarlanan bir çocuk; ne için azarlandığına değil, gururunun incinmesine odaklanacaktır. Kendisini dinlemeksizin nasihat ettiğiniz öğrenciniz hatasını değil de, sadece onu anlamadığınızı düşünecektir. Hatası sebebiyle ceza alan bir çocuk suçu ile verilen ceza arasında doğrudan bir ilgi kuramıyorsa,hata yapmamayı öğrenmeyi öğrenemeyecektir.
Saygıdeğer velilerimiz,yöneticilerimiz ve öğretmenlerimiz, eğitimde disiplinin amacı, çocukta-öğrencide sağlıklı bir özdenetim geliştirmektir. Nitekim devamlı olarak “ödül” ve “ceza” gibi bir dış uyarıcıya bağımlı olarak sergilenen doğru davranış, aslında henüz öğrenilmemiştir. “Ödül” ve “ceza” ancak yerli-yerinde ve doğru biçimde uygulandığında -öğrencimiz doğru davranışı benimseyene kadar- kullanılabilecek etkili bir eğitim metodudur. Buna göre ödül ve ceza her şeyden önce ölçülü ve tutarlı olmalıdır. Tutarsız ödül ve ceza, öğrenme ve sorumluluk kazanmayı engeller. Aşırı ödül, çocuğun hatalarını görmesini ve kabul etmesini zorlaştırırken; aşırı ceza kendisine yapılan haksızlığa tepki geliştirmesine neden olur.
Ödül ve cezada önem verilmesi gereken husus, doğrudan doğruya kişiliğe yönelik övgü ve yergi yerine, davranışın sonuçlarına ilişkin ödül ve ceza vermektir. Bu türlü ödül ve ceza “öğrenme”yi beraberinde getirir. Davranışlarından memnuniyet duyduğunuz öğrencimize, “Söz dinlemen ne kadar güzel” demeniz, arkadaşıyla kavga eden gencimize, “Çok yaramaz bir çocuksun” yerine, “Arkadaşına kötü davranman onu çok üzmüş olmalı, haydi gel özür dile” demeniz uygun ödül ve ceza örnekleridir. Çocuğun kişiliğine yöneltilen eleştiriler ise yanlış davranışın öğrenilmesini değil, öfke ve nefreti pekiştirir. Hakaret edilen bir çocuk, kişiliğine göre ya hakaret etmeyi öğrenir yahut kendisine güven duygusunu yitirir.
Çocuklarımıza, öğrencilerimize “iyi” ve “doğru”yu öğretmenin en doğal ve tartışmasız olarak en etkili yolu, onlara olmamız gerektiği gibi bir “model” olmaktır. Zira öğrencilerimiz öncelikle gözlem ve taklit yoluyla öğrenirler. Farkında olmasak da öğrencilerimiz günlük hayatın en sıradan dakikalarında bile davranışlarımızı, tepkilerimizi, hatta duygusal durumlarımızı en ince ayrıntılarıyla gözlemlemektedir. O, gözlem ve sezgilerinden hareketle öğrenci durmaksızın bir öğrenme gerçekleştirmektedir. Ahlâkâ ve inanca dayalı davranışlar söz konusu olduğunda bu durum daha da önem kazanır. Çocuğun-gencin gözü önünde yalan söyleyen bir babanın veya öğretmenin ondan “dürüstlük” beklemesi ne kadar gerçekçi olur? Yahut, kendisi çocuklarına kötü söz ve davranışla muamele ettiği halde çocuğunun kavgacı ve uyumsuz hareketlerini düzeltmeye çalışan bir ebeveyn ne kadar başarılı olabilir?
Sevgiye dayalı eğitim sisteminde gençlerin yapması gereken gelenekleri korumak,kültürel birikimimize sahip çıkmak,inancını yaşayarak göstermek, geçmişteki tüm iyi ve yararlı şeyleri özümsemek kadar, çağımızın yeniliklerini keşfederek kendisini, çevresini ve toplumunu daha ileriye taşımaktır.
Saygıdeğer Öğrenci velilerimiz ,yöneticilerimiz ve öğretmenlerimiz,
Eğitimin ilk şartı düzen ve plandır; bu da disiplinle mümkün olabilir. Korkuya değil saygıya, cezaya değil sevgiye dayalı bir disiplin anlayışı, çocuklarımızın özdenetimlerini küçük yaşlardan itibaren sağlamalarına ve her yaptığı iş ve davranışı düşünerek, titizlilikle yapma alışkanlığı kazanmalarına yöneliktir. “Yaşadığımız kendi gerçeğimizdir ve tümünden biz sorumluyuz.”Gerçeğiyle yüzleşmek, sorunları çözmek açısından en önemli adımdır.
Çocuklarımız kötü bir şeyi ceza göreceği için değil; onun doğru olmadığını bildiği için yapmamalıdır.
Sonuç olarak eğitimde “disiplin”in amacı, çocuğun hatasının ve olumlu davranışının üzerinde düşünmesini sağlamak ve kalıcı, sağlıklı davranış geliştirmesine yardımcı olmaktır. Çocuklarla kişilik mücadelesine girmek, onların üzerinden kendi kişisel ihtiras ve hayallerini gerçekleştirmeye çalışmak, onlar üzerinde otorite kurarak kendilerini daha iyi hissetmek sıkça karşılaştığımız yıkıcı durumlardır. Bunların yerine, çocuklarımızı, öğrencilerimizi en az yetişkin ve bağımsız bir birey kadar ciddiye almak; istekleri, duyguları, hayalleri karşısında dostça yaklaşmak; dayanmak istediğinde güvenilir bir dayanak olmak; ancak asıl önemlisi, onları her koşulda ayakta tutmaya yarayacak sağlıklı eğitimi gerçekleştirmek eğitimci olmanın belki en zor ama sonuçları bakımından en vazgeçilmez sorumluluğudur.
Yusuf BEKTAŞ
İlahiyatçı-Eğitimci